kod: 282673
نظرات: 119 بازدید
Tarih: 19 Mart 2017 Pazar
MURAT SEVİNÇ
Seçmen ‘vaat’ bekler, enayi muamelesi yapmamak gerekir…
2008 yılında kendi koydukları yurt dışı propaganda yasağını (298- md.94/A), 2017’de yine kendileri ihlal eden iktidar mensupları...
0 0 View 0 نظر
[+] metin Boyutu [-]
2008 yılında kendi koydukları yurt dışı propaganda yasağını (298- md.94/A), 2017’de yine kendileri ihlal eden iktidar mensupları, Cumhuriyet tarihimizde eşi benzeri görülmemiş olayların yaşanmasına neden oluyor.
 
Öyle boğucu bir atmosfer yaratılıyor ki, olup biteni anlamaya çalışanların, anladıkları kadarıyla eleştirenlerin dahi ‘hain’ ilan edilme olasılığı, insanların tepki vermesini neredeyse imkânsızlaştırıyor.
 
Örneğin sınırda yaşananlardan daha birkaç gün önce Başbakan, TV ekranlarında Hollanda’daki seçim nedeniyle 14’ünden önce bir etkinliğin mümkün olmadığını açıklamıştı.
 
Bunu, yani en gerçek, en sarih olanı dahi yazıp çizmekte zorlanıyor insanlar. Abdullah Gül’ün yıllarca dillendirdiği gibi, ‘insan gerçekten hayret ediyor.’ Neyse ki Sayın Bakan canını kurtardı; malum Hollanda, ülkesi sınırında siyasetçi katletmekle şöhret yapmış bir ülkedir!
 
Önümüzdeki haftalarda kim bilir daha nelere tanıklık edeceğiz.
 
Unutmadan; belli ki Allah vergisi bir ‘ilimle’ donanmış olarak dünyaya gelen AKP’liler ve yandaşların biz ölümlülerden öğrenecek bir şeyleri olduğunu hiç sanmıyorum ama keşke birileri onlara, şu ‘Nazi’ suçlamasının Museviler ve Avrupa Kıtası için ‘hakaretten çok öte’ ve dehşetli anlamları olduğunu hatırlatsa.
 
Tüm bu garabet yaşanırken, ‘Hayır’ kampanyası yürütenler izansız bir baskı altındayken, kimi siyasetçilere salon verilmez ya da verilenler iptal edilirken, TV ve gazetelerin neredeyse tamamı sabah akşam aynı düdüğü üflerken, muhalifler üniversite kampüslerine giremiyor ve onların toplantıları iptal, devlet olanakları pervasızca ‘Evet’ kampanyasına tahsis ediliyorken, OHAL bir kez daha uzatılmışken; iktidar mensupları hâlâ baskı altında olduklarından söz edebiliyor.
 
Pes diyeceğiz ama artık bütün ‘pes’ler çaresiz, memlekette. Türkiye Cumhuriyeti, daha önce hiç yaşamadığı bir deneyimle karşı karşıya. Aklı başında kim kaldıysa, milyonlarca insanı ‘uçurumdan atlamamaya’ ikna etmeye çalışıyor ki bu çabanın kendisi durumun vahametini sergiliyor aslına bakılırsa.
 
Siyasal partiler, 1961 Anayasası’ndan bugüne ‘demokratik sistemin vazgeçilmez unsurları’ olarak tanımlanıyor. Partilerin öyküsü, Batı parlamentolarında birbirlerine ‘yakın’ vekillerin birlikte hareket etmesiyle başlamıştı.
 
19. yüzyılda oy hakkının genişlemesi ile giderek kurumsallaşan, bugün için siyasetin vazgeçilmesi olan partiler, kitleler ile farklı araçlarla bağ kurar. Bunlardan biri, hiç kuşkusuz propaganda. Bugün garip bir biçimde ‘algı yönetimi’ denilen şey de aslında propaganda değil mi? Hakikaten, bilgiç tavırlarla ‘algı yönetimi’ olarak adlandırdıkları eylemin adı, neden propaganda değil ki? Ya da ‘propaganda’ denilen, algı yönetimi değilse, ne? Her neyse şimdi konumuz bu değil.
 
Partiler pek çok propaganda yol ve aracını uygulayabilir. Şunu söylemek çok yanlış olmaz: O araçlar ne olursa olsun bir siyasal partinin başarıya ulaşması, iktidara tırmanması ve orada kalabilmesi, vaatlerinin ikna ediciliğine bağlı. Yurttaşa ne sunduğuna, önerdiğine. Bir parti ya da hareket başarıya, sonu hiç de hayırlı olmayacak vaatlerle de ulaşabilir tabii. Haliyle buradaki ‘vaat’ sözcüğü zorunlu olarak bir ‘olumluluk’ içermiyor. Örneğin, Hollanda’yı protesto etmek için meyve bıçağıyla Finike portakal bıçaklayan bir kitleye idam cezası vaadinde bulunmak gibi.
 
AKP, 2002’den yakın zamana dek, beğenir ya da beğenmezsiniz, seçmen kitlesine vaatler sunuyordu. Bir parti her açıdan anlaşılmadan onunla mücadele edilemez. Bu nedenle, ‘Aman canım bunlar hep böyleydi zaten’ demek yerine, partinin tarihini/dönüşümünü anlamaya çalışan yazılara iltifat edilmesi gerek. Tabii bu uyarıdan yanlış bir sonuca da varmamalı.
 
Şöyle ki: Siyasal partilerin bir ideolojisi, benimsedikleri siyasetin bir sınıfsal kökeni var. Dolayısıyla ‘hep böyle’ denilebilecek bir tarafları mevcut elbet. Buna mukabil partiler, kök saldıkları toprak aynı kalmak kaydıyla zaman içinde dönüşür. Öncelikle, varlığını uzun süre koruyanlar.
 
Örneğin 1950’de tek başına iktidar olan DP, CHP gibi burjuvazinin temsilcisiydi. Asker-sivil bürokrasiyi temsil eden CHP’den farklı olarak ticaret burjuvazisi ile büyük toprak sahiplerinin. Haliyle sınıfsal aidiyetine uygun siyaset izliyordu. Bu gerçek, DP’yi üç döneme ayırarak incelememizi engellemiyor. 1950-54, 1954-57 ve 1957-60. Bunlar yalnızca seçim aralıkları değil. DP’nin giriş, gelişme ve sonucu! DP, yalnızca büyük kitleler tek parti iktidarında yıldığından değil, vaatleri olduğu için iktidar oldu.
 
Nitekim ilk döneminde ekonomi başta olmak üzere her alanda elde ettiği ‘başarılar’ (ve yaver giden şansı) nedeniyle 1954 seçimlerinde CHP’yi neredeyse ‘muhalefetten de tasfiye’ edebildi. Ne zaman ki Türkiye ve Dünya koşulları değişip çuvallamaya başladı, telaşla erken seçim (1957) kararı aldı. 1957 sonrasında artık şiddet, sansür, zorbalık ve hukuksuzluk dışında vaadi kalmamıştı.
 
1965’te son derece güç bir seçim sisteminde büyük başarıyla tek başına iktidar olan AP’nin de halka söyleyecek bir sözü vardı. Tabii AP 27 Mayıs’a yönelmiş halk tepkisinden de yararlandı. Tek tek tüm başarılı olmuş partileri anlatmaya gerek yok burada. Bir siyasal parti, eğer söyleyecek bir şeyi varsa caziptir. Hadi hiç olmazsa şu örneği atlamayalım: CHP çok partili yaşamda bir kez yüzde 40’ı geçti. 1977 seçiminde. Çünkü Ecevit, bir şey söylüyordu. Vaadi vardı. Yurttaşı heyecanlandırıyor, umut veriyordu. Karşılığını aldı.
 
Uzatmayayım. Kurulduktan çok kısa bir süre sonra ve muazzam bir iç/dış destekle 2002’de iktidara gelen (yüzde 10 baraj nedeniyle geçerli oyların neredeyse yarısının çöpe gittiği seçimde!) AKP, azgın kapitalizmin ağzı dualı temsilcisiydi. Bölgedeki Müslüman demokrat projenin, esas oğlanı. Buna kuşku yok. Uzunca bir süre gereklerini de yerine getirdi. Uzun süre diyorum çünkü örneğin son aylarda uygulanan ‘müsadere,’ doğrusu kapitalizmin mantığıyla pek bağdaşmıyor!
 
2002-2007, 2007-2011 ve 2011 sonrasında üç ayrı AKP var. Her dönemde kurduğu ittifakları bir sonrakinde terk eden bir parti. Şu ya da bu gerekçeyle, 2015 Haziran’ını saymazsak her seçimde oy artırdı. Takdir edilebilir ki, bazı kızgın vatandaşın dillendirdiği gibi milyonlarca seçmen geri zekâlı olduğu için oy vermedi AKP’ye! 2013’e dek doğru yanlış, vaatleri olan bir partiydi AKP. Şöyle bir gözünüzün önüne getirin milletvekillerini, bakanlarını, danışmanlarını, yazarlarını. Yıllar içinde Cengiz Çandar’dan ROK’a, New York Times övgüsünden Akit manşetine, AB’den Pakistan’a bir yolculuk, söz konusu olan.
 
Bugün artık ‘vaadi’ kalmadı AKP’nin. Şantaj malzemesi yapılan birkaç milyon mülteci ile yönlendirilen dış politika, bolca güvenlik önlemi, OHAL KHK’si ile yönetilen ülke, yurttaş kitlesinin yaklaşık yarısının her Allah’ın günü karşılaştığı hoyratlık, daha çok işsiz, daha çok mağdur, daha yoğun inanç sömürüsü vs…
 
İşte Nisan’da yapılacak halkoylaması açısından da aynı sorunu yaşıyor iktidar partisi ve Reis’i. Anlatamıyorlar. Ne yapsalar olmuyor. Çünkü ortada anlatılacak bir şey yok. Daha önce de yazmıştım; ancak savunan insana kötülük olsun diye hazırlanabilecek bir öneri var önlerinde. Sonuç ne olur bilinmez. Buna mukabil bilinen, vadettiklerinin cazibesini yitirmiş olması. ‘Yetkiler tek kişide toplanırsa istikrar gelir,’ ikna edici bir vaat değil. Ama ‘Kürt sorununu çözmek için süreç başlatılacak,’ anlamlı bir vaatti.
 
Yurttaşa ulaştıracak gerçek bir sözü kalmayan partiler, kaçınılmaz olarak aynı yöntemleri dener. Enayi muamelesi yapmak, çaresizliğin sonucudur. Örneğin şu Hollanda meselesinin kararsız seçmeni etkileyebileceği söyleniyor. Öyle mi? Yine de bunu turizmcilere, mesela Kapalıçarşı esnafına sormak gerekemez mi? ‘Zaten üç beş turist geliyordu, şimdi onlar da gelmezse yandı gülüm keten helva!’ demezler mi?
 
Sizce, ‘Hollanda bedel ödeyecek’ tehditlerini ciddiye alan birileri var mıdır memlekette? Bu insanlar, ‘İyi de Rusya ve İsrail de ödeyecekti, ne oldu?’ diye sormuyorlar mıdır? Emin misiz? Herhalde Hollanda ineklerini sınırdışı edenlerin, yanlışlıkla Fransız Bayrağı yakanların, portakal bıçaklayanların vb. milyonlarca seçmeni temsil ettiğini düşünmüyorsunuz. Ya da ne bileyim, Dışişleri Bakanı’nın insanı dehşete düşüren şakacı üslubuyla yapıverdiği ‘lale’ göndermesi çok takdir ediliyor mudur ki? Sanmam.
 
Seçmene enayi muamelesi yapmamak gerekir. Yurttaş aptal değil, çıkarcıdır. Her kim oy verecek olanın aklını fikrini küçümserse, er ya da geç kaybeder. En yarım akıllı zannettiğiniz dahi, ‘Hayır diyenler teröristlerle aynı saftadır’ propagandasını yutmaz. Yutar gibi görünenler, dâhil. Vaadi olan siyasi hareketler heyecan verir, başarır.
 
Olmayanlar, telaş ve kızgınlık içinde davranıp eninde sonunda kaybeder. Vaat, bir siyasal hareketin oksijenidir. Olursa ne âlâ, olmazsa…
 
Şarkı notu: Hazır konu Hollanda’dan açılmışken… 12 Eylül darbesinin hemen ardından ‘turist cezbetmek’ için hazırlanan şu şarkıyı da unutmayalım
diken
Anahtar Kelimeler
İLGİLİ HABERLER
YORUMLAR

Name:
Email:
Comments:
YORUM GÖNDER
İSİM:
E-posta:
YORUMLAR:
GÖNDER
چاپارک
"Jam News" için tüm hakları saklıdır