SON HABERLER
 
 
kod: 283985
نظرات: 149649 بازدید
Tarih: 20 Haziran 2017 Salı
Muntazar Musavi
Türkiye İslamcılığı niçin “Amerikancılık”tan vazgeçemiyor?
Zihinlerimizi zorlama ihtiyacı bile hissetmeden Türkiye ve çerçevesindeki gerçekliklere bir göz attığımızda ülkemizin musibetlerle kuşatıldığını görmemek mümkün değil.
0 0 View 1 نظر
[+] metin Boyutu [-]

   Türkiye’yi de kapsayacak şekilde Batı Asya coğrafyasında son on beş yıldır baş döndürücü bir hızla sosyal ve siyasal gelişmeler yaşanmakta. Oyun içinde oyun kurgulanmakta. Düşmanlıklar ve dostluklar anlık değişim karakteri kazanmış durumda. Kaç kez akşam yatarken bir bildiğimiz paktlar ve safların sabah kalktığımızda yeniden kırıldığını gözlemledik.

   Türkiye, sürecin başlarında “bölgesel lider, küresel oyun kurucu Neo-Osmanlı” sloganları ile ve daha ziyade “egemen güçler”in planlarına dahil veya paralel bir şekilde coğrafyaya daldı. Ancak zamanla acı verici iki hakikat, zaman zaman “değerli yalnızlık” olarak adlandırılıp paye çıkarılmaya çalışılan bir “çaresizlik”e ve coğrafyada ancak başkalarının oyunlarından rol kaparak kendini unutturmama çabası içeren bir garabete dönüştü. Taassuptan arınıp sıradan bir vatansever basiret ve feraseti ile son on beş yılı kabaca bir gözden geçirirsek defalarca duvara tosladığımızı defalarca burnumuzun sürtüldüğünü göreceğiz. Ve ayrıca coğrafyaya lider olma naraları atmadan vatan savunması için çağrı yapan dramatik konuşmalara uzanan bir evrimi.

   Toplumsal olarak yaygın bir öğrenmenin on beş yılı aldığı, içselleştirmenin ise ne zaman ve nasıl olacağını tam olarak kestiremediğimiz “acı verici iki hakikat”in birincisi: “Türkiye’nin ne ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel olarak ne bilimsel ve askeri olarak ve ne de ideolojik olarak bölgesel lider ve küresel oyun kurucu olma kabiliyetine sahip olmadığıdır.” Kapasite ve kabiliyetin çok uzağında derin sulara dalma çabası “stratejik derinlik” oluşturmadığı gibi etkisi tüm alanlarda hissedilecek bir vurgun yememize neden oldu.  “Acı verici iki hakikat”in ikincisi ise: “Küresel istikbar pozisyonunda oturan güçlerin süreci Türkiye ile iş tutarak başlatmalarının ve sürekli Türkiye’nin vazgeçilmezliğini vurgulamalarının nedeni hakikaten böyle inanıp, onu bu pozisyonda görme samimiyetleri değil; bilakis Türkiye’yi Batı Asya coğrafyasında bir “maymuncuk” olarak kullanma planıdır.” Taassup ve faşizanlık virüslerine teslim olmamış yalın akılların daha ilk günden gördükleri ancak yaygın olarak anlaşılmasının koca bir on beş yıl ve ağır bedeller sonucu gerçekleştiği çıplak gerçeklik ancak bizi hülyadan uyandırabildi. Çıplak gerçeklik te nedir mi? Eş başkanı olmakla övünüp başkalarına caka sattığımız BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)’nin yirmi iki ülke için vahşi yeni sınır ve rejim belirleme kaos planının Türkiye için sessiz kalması ancak ilk aşama içindir. Yoksa nihayetinde o da planın bir parçasıdır ve sırası geldiğinde nasibini alacaktır.

   Zihinlerimizi zorlama ihtiyacı bile hissetmeden Türkiye ve çerçevesindeki gerçekliklere bir göz attığımızda ülkemizin musibetlerle kuşatıldığını görmemek mümkün değil. Kuzey Irak Kürt Yönetimi Amerika ve İsrail’in desteği ile bağımsızlık referandumu kararı almış durumda. Amerika Suriye’nin kuzeyinde PYD ile özerk bir Kürt bölgesi yaratmanın eşiğine ulaşmış ki, bu iki parçanın birleşmesinden sonra sıranın kimde olduğunu herkes biliyor. Suriye’yi ateşe vermiş ve Suriye üzerinden tüm bölgesel dengelerin alt üst olmasında Amerika için tetikçilik yapmış on binlerce “devşirme tekfirist cihadcı” sınırımızın hemen yanı başında (İdlib ki, Hatay’a bir taş atım mesafesi) bir saatli bomba gibi durmakta. Ve hatta bundan daha vahim olanı ise onları beslemek zorunda oluşumuz. Amerikan güdümündeki NATO, bizi Batı Medeniyeti için bir ileri karakol ve Batı Asya için bir truva atı olarak görmekte ve öyle davranmakta. Batı Asya’nın en önemli ülkelerinden Libya, Mısır, Suriye ve Yemen (Ensarullah Hükümeti) ile diplomatik ilişkilerimiz kesik, Irak ve İran ile limoni ki esasında bunların hiçbiri ile Türkiye’nin varoluşsal bir sorunu yok. Suud-Katar geriliminde Katar’dan yana tavır belirlememizin doğuracağı yeni gerilimler henüz netleşmedi. Zerrab ve Halk Bankası Müdür Yardımcısı’nın tutukluluğu, korumalar için verilen tutuklama kararı… Liste yazmakla bitmeyeceğinden sonlandıralım!

   Mekansal olarak tüm Batı Asya coğrafyasında ve zamansal olarak kuşaklar boyu etkisi olacak bahsi geçen ve benzeri gelişmeler karşısında Türkiye’de gerek yönetimsel olarak ve gerekse toplumsal olarak İslamcılar, her gelişme de farklı pek çok cenahı, paktı, ülkeyi, ideolojiyi ve şahsı hedef tahtasına oturtup düşman ilan ettiler. “Zalim Esad” dediler, “Pers yayılmacılığı” dediler, “sen kimsin, sen benim kalibremde misin?” dediler, “Komünist Putin” dediler… Portakal bıçakladılar, Fransa Büyükelçiliği kapısına penaltı çektiler, Avusturya’ya “faşist” Almanya’ya “Nazi” deyip “Suud’u telin ettiler, hoştayn türü sığırları kavurma yaptılar, Çin lokantalarına boykot uyguladılar… Ama bir tek musibetlerin kaynağı, tüm emperyalist müdahale ve sulta hareketlerinin esas sahibi Amerika’ya ses çıkartmadılar. Bunca süreçte Türkiye İslamcılığı, açıktan, net, dirayetli ve ilkeli olarak bir kez olsun Amerika’yı düşman ilan etmedi. Bir gün olsun Amerika’ya “Eyyy..!” diye başlayan varoluşsal bir düşmanlık cümlesi kurulmadı. Günlük, alt tondan, pragmatik, naz ve nazire yapar türünden yapılan eleştiri ve itirazların uluslararası diplomaside bir kıymeti harbiyesinin olmadığı besbelli ki herkesin malumu.

   Peki, niçin Türkiye İslamcılığı Amerika’yı düşman ilan edemiyor? Ve niçin sürekli bu küresel emperyalist istikbar gücün “Amerikancılık” olarak tanımlanan hedef ve politikalarının gölgesinde yaşıyorlar? Niçin dünyaya hep “Amerikancılık” penceresinden bakıyorlar? Bu sorular sorumluluk sahibi her aydın, bilge, analist ve akademisyenin üzerinde kafa yorup çalışma yapması gereken sorulardır. Zira kurtuluşumuz bu soruların doğru cevaplanması ve ardından bu korkunç zihni kanserden kurtuluş için doğru tedaviyi bulmamızdadır. Böylesine hayati bir konuyu kamilen bir makale de ele alıp çözümlemek imkan kabilinde değildir. Ancak konunun tartışılmaya açılmasında bir cüz ağzı açma babında da olsa (esasında tüm İslam coğrafyasında) İslamcıların tutuldukları bu amansız zihni kanserin sebepleri üzerine bir kaç ana nedeni analiz edelim.

   İslam tarih felsefesini doğru kavrayamama: İster ilahi kökenli olsun ister beşeri her ideoloji önce bir tarih felsefesi ortaya kor ve ardından o felsefenin üzerine de kurmak istediği dünya düzeni ile ilgili görüşünü inşa eder. Kimi tarihi bir sınıf mücadelesi olarak ele alır, kimi demokrasi… Acaba İslam’ın tarih felsefesi nedir? İslam’ın tarih felsefesi “hak-batıl” mücadelesinden ibarettir. İslam, tarihi “hak-batıl” mücadelesinin “kesintisiz” olarak yaşandığı bir sahne olarak görür. Bu felsefeyi doğru kavrayanlar “Habil ve Kabil”den itibaren bir “hak-batıl” çizgisi çizerler ve bugün kendi konumlarını bu pusula ile belirlerler. “Habil” takipçileri “Kabil”i tarihin ilk emperyalist ve siyonisti olarak not eder ve bugün onun sulta ve tahakküm içeren felsefesini yaşatan her “güç” ve “şahıs”a karşı dururlar. Ancak bu felsefeyi doğru kavrayamayanların tarih çizgileri kesintiler ve zikzaklarla doludur. İslam’ın tarih felsefesini doğru kavrayamamışların zihin dünyasında hak ve batıl “flu ve soyut”tur. Ne olunması gereken bir cephe ve ne de mücadele edilmesi gereken ana bir düşman vardır.

   Kur’ani kavram ve kıssaların tarihe hapsedilmesi: Kuran-ı Kerim’in insan ve toplumu eğitme de ilginç bir yöntemi vardır. Kuran-ı Kerim, gerek “hak ve batıl”ı ve gerekse ister pozitif olsun ister negatif “ilke ve değerler”i müşahhas tarihi şahsiyet ve olaylar üzerinden tanımlar. Yani Kur’ani kavramlar, şahsiyet tanımlamaları (firavun, belam, karun vs. gibi) ve kıssalar tarihe hapsedilecek birer olgu değil bilakis güncel olarak farklı kişi, kişilik ve olaylarda hayat bulan bir canlı sürekliliktir. Kur’ani kavram ve kıssaları bu minvalde anlayan bir zihin ve topluluk için mesela “Firavun” tarihi bir kişilik olmayıp bilakis her zaman diliminde farklı bir kişi olarak var olan “ilahi öğreti”nin karşısında ilahlık taslayan küresel sulta ve tahakküm hareketinin önderidir. Ancak Kur’ani kavram ve kıssaları tarihe hapseden anlayışlar açısından Kur’ani kavram ve kıssaların “müşahhas güncel karşılığı” yoktur. Ve doğal olarak ne karşı durulacak Firavun vardır ne de eteklerinden tutunulacak Musa.

   Dini anlayışın “ilke ve değerler” üzerine değil “adet ve ritüeller” üzerine inşa edilmesi: Müslümanların dinlerine genel olarak iki temel yaklaşımı vardır. Birincisi: Dini “ilke ve değerler” bütünü olarak algılayıp, bu “ilke ve değerler”in hayat bulup egemen olması için bir kısım adet ve ritüellerden yararlandığı şeklindeki inanç biçimi. İkincisi ise: Dini bir “adet ve ritüeller” bütünü olarak görüp, ilke ve değerlerin “adet ve ritüeller”in gölgesinde zaten var olduğu şeklindeki inanç biçimi. Birinci grup, dinin toplumsal boyutu ile bireysel boyutunu ayrıştırılmaz bir iç içelikle ele alır. İkinci grup ise dinin bireysel boyutu ile yetinir ve bu boyutun eda edilmesi ile sorumlulukların yerine getirildiğine inanır. Birinci gruptakiler, “zalime karşı mücadele temek, adaleti tesis etmek, mustazaflara yardım etmek… gibi” ilkeleri ikame etmeyi inançlarının gereği olarak telakki ederken ikinci grupta olanlar, bireysel sorumluluklarını yerine getirmekle bu tür sorumlulukların üzerlerinden sakıt olduğu gibi bir inanca sahiptirler.

   Makyavelist ve pragmatist iktidar anlayışı: İslam’a ancak iktidar eliyle hizmet edilebileceği ve bunun içinde iktidarın mutlak olarak elde edilmesi ve korunması gerektiğini düşünen bir zihin dünyası var ve bir de iktidarı İslam ve insanlığa hizmette bir araç olarak ele alan görüş. İkincisi; eğer iktidar veya ona ulaşma ve koruma yolları “ilke ve değerler”i çiğnemeye yol açıyorsa zaten İslam ve insanlığa hizmet aracı olmaktan çıkmış demektir. Ancak ilk grup, İslam’a hizmeti “güç sahibi olmak” olarak ele aldığından iktidara ulaşmak ve onu korumak için pek çok “ilke ve değer”in ayaklar altına alınmasını mubah olarak görür. Bununla da yetinmeyip böyle bir iktidarın çıkarı ile İslam’ın yararını eşleştirir. Makyavelizm ile pragmatizmin yerleşik hale geldiği bir zihin dünyası nihayetinde “güçperestlik”e evrilir ve her türlü “güç merkezi” ile bir ve beraber olmayı normalleştirir.

   Mezhebin bizatihi dinin kendisi olarak ele alınması sorunu: Bir hakikat olarak İslam dünyası daha henüz Peygamber (s.a.a)’in cenazesi defnedilemeden ikiye ayrıştı ve günümüze alt kollara (mezhep) sahip iki mekteb (Ehl-i Sünnet ve Şia) olarak ulaştı. Bu bir vakıadır ve göz kapamakla yok olması mümkün değildir. Peki, olması gereken nedir? Olması gereken, herkesin kendi mezhebinin gereklerine göre amel ederken ümmetin ortak sorun, siyasi çıkar ve menfaatleri için bir ve beraberlikle hareket etmesidir. Yani vahdet! Ancak gerek tarihte ve gerekse güncel dünyamızda kahir çoğunlukla yönetim sahipleri ve yönetimin oluşturduğu makam, mevki ve imkanlardan yararlanan aveneler “mezhepçilik”i kendi konum ve imkanlarının devamı için bir silah olarak görmüşlerdir. Makam, mevki ve imkan sahiplerinin hırsına bir kısım dini yapı ve anlayışların “cehalet ve taassup”u eklenince “mezhep eşittir din” anlayışı doğmuştur. Kendi mezhep ve mektebini “dinin kendisi” görme sapması zamanla kendinden olmayanı “öteki” görme ve “öteki” gördüklerini “düşman” belleme sapkınlığına ulaşıyor. Etrafında bu kadar düşman ören bir zihniyet kurtarıcı olarak ta gidip “Büyük Şeytan”ın eteklerine sığınıyor.

   Kendi tarihini kutsama: Türkiye İslamcılığı’nın duçar olduğu en büyük musibetlerden biri de Türk tarihini özellikle de Osmanlı Tarihi’ni kutsama hastalığıdır. Bu tarihi kutsama hastalığı, geçmişte yapılan “her şeyi temize çıkarma” ve “kendi geçmişi”ni “hak”kın kendisi olarak telakki etme garabetini doğurmuştur. Kendi geçmişini hakkın kendisi olarak gören zihniyet, zamanla kendine özgü “bayrak düştüğü yerden kalkar” şeklinde neredeyse ilahi değere sahip bir ilke türetmiştir. Kendi ürettiği “bayrak düştüğü yerden kalkar” ilkesini neredeyse ilahileştiren anlayış doğal olarak kendi dışında yaşanan her türden gelişme ve güzelliğe kendini kapatmak zorunda. Kendini kendi dışındaki her tür gelişme ve güzelliğe kapatan anlayış nereye varıyor peki? “Ben varsam İslam var, ben yoksam İslam yok!” anlayışına. O zaman ne yapıp yapıp “ben” var olmalıyım, zayıf düştüğümde “Şeytan’ın gölgesine sığınarak” bile olsa.!

Muntazar Musavi

TR.JAMNEWS

Anahtar Kelimeler
YORUMLAR
Doğan GÖK:

Oyun içinde oyun kurgulanmakta. Düşmanlıklar ve dostluklar anlık değişim karakteri kazanmış durumda. Kaç kez akşam yatarken bir bildiğimiz paktlar ve safların sabah kalktığımızda yeniden kırıldığını gözlemledik...

رد

0

0

Name:
Email:
Comments:
YORUM GÖNDER
İSİM:
E-posta:
YORUMLAR:
GÖNDER
چاپارک
"Jam News" için tüm hakları saklıdır