SON HABERLER
 
 
kod: 284421
نظرات: 361777 بازدید
Tarih: 16 Temmuz 2017 Pazar
Muhsin Küçüker
Vahdete İnanmak..
Alemlere rahmet olarak gönderilen Allah’ın Habibi, yaratılmışların en yücesi Hz. Muhammed’in (s.a.a.) mübarek doğum haftası ve...
0 0 View 1 نظر
[+] metin Boyutu [-]

   Bilindiği gibi Ehl-i Sünnet, Resulullah’ın (s.a.a.) 12 Rebbiulevvel’de, Şia ise 17 Rebbiulevvel’de doğduğuna inanmaktadır.  Ve İslam İnkılâbının banisi Aziz İmam, bu iki tarihi birleştirerek Müslümanların Hz. Resulullah’ın(s.a.a.) yüce öğretisi etrafında ayrılıklara düşmeden toplanmasına vurgu yapmış ve bu haftayı “Vahdet Haftası” olarak ilan etmişti. Müslümanların birbirlerine düşmesi ve düşmanlık gütmelerinden medet uman Büyük Şeytan ve avenesinin alçakça hedeflerine indirilen büyük bir darbedir bu.

   Vahdet aslında yeni bir kavram değil… Asırlardır gerçek İslam ulemasının gündeminde olan ve Müslümanlar arasına yerleştirilmek için azami gayret sarfedilen bir kavram … İmam Humeyni’den önce Şeyh Tusi’lerin, Allame Hilli’lerin, Allame Şerifuddin’lerin, Şeyh Mahmut Şeltut’ların, Ayetullah Burucerdi’lerin, Allame Tabatabai’lerin, İmam Musa Sadr’ların gündemini işgal etmiş, bu konular üzerinde derinlemesine çalışmalar yapılmış, kurumlar inşa edilmiştir.

   Ama bütün bunlar yapılırken, Şeytan ve dostları da boş durmamış, derin mezhebi ihtilafları sürekli kaşımış, Sünnilere Şiilerin “takiyye” yaptığını, Şiilere Sünnilerin “Ehl-i Beyt” düşmanı olduklarını sürekli fısıldayıp durmuştur.

   Günümüzde de İslam’ın dünya gündemine oturuşu karşısında telaşa kapılan Şeytan ve dostları, yine yoğun bir karşı bombardımana başlamış ve bir yandan “mezheb ihtilaflarını” kaşırken, bir yandan da “vahdet” kavramını sulandırma gayreti içine girmiştir.

    Vahdet, asla bir mezhebin, kendi inançlarının tamamından veya bir bölümünden vazgeçerek diğer mezhebi kabullenmesi değildir. Aksine her inanç grubu, kendi inançları vasıtası ile İslam’ı yaşamaktadırlar. Kimse onları bu düşüncelerini terk etmeye zorlayamaz ve bu inançları sebebiyle dışlayamaz. Vahdet, kimsenin inançlarına müdahale etmeden, ortak bir paydada buluşma ve ortak kelime “İslam” çatısı altında “kardeşçe” var olma gayretidir .

    İslam tarihini inceleme de yine bu kavram ışığında olmalı, “diğerlerini” karalamak için olmamalıdır. Kur’an-ı Kerim evrenseldir. Ve orada Resulullah’ın Kur’an’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber olduğu açıklanmış ve Sırat’ul Müstakim için Resulullah (s.a.a.) adres gösterilmiştir. Zahiri anlamda Resulullah (s.a.a.) aramızda olmadığına göre, O’nun (s.a.a.) öğretmenliğinden, O’ndaki “güzel örnek”ten bizim de aynı şekilde faydalanmamız nasıl olacaktır? O halde Resulullah’ın (s.a.a.) öğretmenliğini en ufak bir değişiklik yapmadan, aynen, dosdoğru bir şekilde bize ulaştıracak bir kaynak vardır. İşte bütün çaba, o kaynağı doğru bir şekilde tanıma gayreti olmalı, bu konuda da yakine erişinceye kadar inceleme ve arayıştan asla da vazgeçilmemelidir. Çünkü olay, öyle sıradan bir olay değildir. Yaratılış gayesini, verilecek hesabı, Allah’ın insana yüklediği sorumlulukları tanıma ve anlama arayışıdır bu. Bu konulardaki bilgi paylaşımları da, “niza ve kavga” aracı yapılmadan kardeşçe olmak zorundadır.

   Vahdet konusunda Şiilerin “takiyye” yaptığı iddiası ise büyük bir yalandır. Çünkü vahdet Şiilere Ehl-i Beyt imamlarından mirastır. İmam Ali (a.s.) bunun en güzel örneğidir. Şii inancına göre hakkı olan hilafet makamından uzaklaştırılan İmam Ali (a.s.), İslam’ın maslahatını ön planda tutarak Müslümanlar arasında savaş ve parçalanmalara meydan vermemek için 25 yıl susmuş ve “vahdet”i bozucu bir tavırdan sakınmıştır. Kendi halifeliği döneminde de bu tavrını değiştirmemiş, Cemel harbinde kendisine isyan edenleri dahi “kafir” olarak nitelememiş, onların mallarının ve ehl-i ayallerinin ganimet olarak alınmasına müsaade etmemiştir. Bu konuda ısrar edenlere ise;. “İslam’ın; tevhid kelimesini dile getirerek kıble ehli olduğunu tezahür edenler hakkındaki emirlerini, onlar hakkında icra ettim.” Diye buyurmuştur. ( Allame Murtaza’l Askeri, Cemel Savaşı)

   Diğer Ehl-i Beyt İmamlarında da bu tavrı net olarak görebiliriz. Mesela İmam Hasan’ın (a.s.) Ali (a.s.) ve evladına karşı düşmanca duygularla doldurulan bir Şamlıya, kendisine hakaret etmesine rağmen iyi davranması ve onu gerçeklerle tanıştırarak hidayete sevk etmesi bir başka örnek olarak zikredilebilir.

Bu sebeple vahdete inanmayanlar aslında İmam Ali’ye inanmamaktadırlar. Vahdeti kınayanlar, aslında İmam Ali ve Ehl-i Beyt İmamlarını kınamakta, onları eleştirmektedirler.

   Vahdet, sadece “mezhebi ayrımlara vurgu yaparak bölünmeyi reddetmekle kalmaz. Aynı zamanda, ırkçı, kabileci, milliyetçi düşüncelerle Müslümanların ayrışmasını, birbirlerinin dertlerine bigane kalmalarını da kabul etmez. Çünkü bu konularda da İslam’ın tavrı nettir: “Hiç şüphe yok ki, bu tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin. ( Enbiya/92)

Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve tanışasınız diye sizi milletler ve kabileler kıldık. Şüphesiz Allah yanında en değerliniz, en takvalı olanınızdır. (Hucurat/13)

   Sözü fazla uzatmaya gerek yok. Vahdet, Müslümanlar için “olmazsa olmaz” bir tutum ve kabuldür. Bu kavramı doğru bir şekilde almak ve uygulamak her Müslüman’ın asli vazifesidir. Kur’an’ın bu konudaki emri açıktır: “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve dağılmayın. ( Al-i İmran/103)

MUHSİN KÜÇÜKER

TR.JAMNEWS

YORUMLAR
Muhammed Arslan:

Vahdet, asla bir mezhebin, kendi inançlarının tamamından veya bir bölümünden vazgeçerek diğer mezhebi kabullenmesi değildir. Aksine her inanç grubu, kendi inançları vasıtası ile İslam’ı yaşamaktadırlar. Kimse onları bu düşüncelerini terk etmeye zorlayamaz ve bu inançları sebebiyle dışlayamaz. Vahdet, kimsenin inançlarına müdahale etmeden, ortak bir paydada buluşma ve ortak kelime “İslam” çatısı altında “kardeşçe” var olma gayretidir .

رد

0

0

Name:
Email:
Comments:
YORUM GÖNDER
İSİM:
E-posta:
YORUMLAR:
GÖNDER
چاپارک
"Jam News" için tüm hakları saklıdır