SON HABERLER
 
 
kod: 284775
نظرات: 79 بازدید
Tarih: 11 Ağustos 2017 Cuma
Mücahit Gültekin
Liberal Bir Darbe Girişimi Olarak 15 Temmuz ve FETÖ
17-25 Aralık'tan ve özellikle 15 Temmuz'dan sonra FETÖ'nün daha çok dini istismar eden karakterine vurgu yapıldı.
0 0 View 0 نظر
[+] metin Boyutu [-]

Halbuki, FETÖ'nün söylem karakterini din değil liberalizm oluşturmaktadır. Din FETÖ için, liberalizmin de zaten müsaade ettiği bir öge ve iç meşruiyet aracından başka bir anlam taşımamaktadır.

Türkiye'de darbeleri Kemalist ideolojiyle ilişkilendirmenin yaygın bir kanaat olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Türkiye'de gerçekleştirilen darbelerin arkasında ABD'nin olduğu dikkate alındığında bu kanaatin doğru olmadığını görürüz. Özellikle liberalizm ve Kemalizm arasındaki felsefi uyuşmazlık bu kanaati sorgulamamızı gerektiren en önemli nedendir. Bir başka neden de Türkiye'nin Kemalist doktrinle yönetildiğini zannetmemizdir. Halbuki, Türkiye çok partili sisteme geçtiği tarihten itibaren Kemalist ilkelerden de vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu, liberal demokrasinin zorunlu bir sonucuydu. Türkiye'de bütün darbelerin liberal demokrasiye geçildikten sonra gerçekleşmiş olması liberalizm-darbe arasındaki ilişkiyi sorgulamamızı gerekli kılmaktadır. Özellikle son darbe girişiminin FETÖ'cü subaylar eliyle gerçekleştirilmiş olması hem liberalizm-darbe ilişkisine hem de darbenin kaynağına ilişkin oldukça önemli bir veridir. 15 Temmuz'a ilişkin yorumlarda FETÖ'nün dini boyutunun öne çıkması, darbenin asıl karakterini gölgelemektedir. Bundan önceki darbelerde de benzer bir şey olmuştur. Darbelerin Kemalist boyutunun öne çıkması/çıkarılması darbelerin mahiyetini anlamayı zorlaştırmıştır.

Liberal Demokrasi ve Kemalizm'in Çözülmesi

Türkiye Cumhuriyeti tarihini tek parti dönemi ve çok partili dönem olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. 1946 yılına kadar olan dönem Kemalist ilkelerin tavizsiz bir şekilde uygulandığı, Türkiye'nin kendini Kemalist doktrine göre dizayn etmeye çalıştığı yıllardır.

1946 yılı sadece Türkiye için değil, dünya için de bir milattır. Dünya o tarihte İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni bir düzenin kuruluşuna şahit olmaktadır. Yaşadığımız dünyanın temelleri o dönemde atılmıştır ve hala dünya o yıllarda organize edilen kurumlar aracılığıyla yoluna devam etmektedir. Türkiye'nin miladını, bu küresel milattan bağımsız düşünmek mümkün değildir.

Bu miladın mimarı II. Dünya Savaşı'ndan zaferle çıkan ABD'dir. Amerika Birleşik Devletleri'nin örgütlediği BM, IMF, Dünya Bankası gibi kurumlarının alt yapısını liberal söylem oluşturmaktadır. Türkiye'nin çok partili sisteme geçmesi Amerika'nın kurduğu dünyada yer alabilmenin ve ABD'nin Türkiye'ye yardım etmesinin gerek şartı olarak öne sürülmüştür. Diğer taraftan zaten Türkiye'nin bu küresel kurumlar içinde yer alabilmesi kendi siyasi, askeri, kültürel ve ekonomik yapısını da bu kurumların felsefi/ideolojik/yapısal karakteriyle uyumlu hale getirmesine bağlıdır. ABD liberal demokrasiyle yönetilen bir ülke olarak hem dünyayı, hem de Türkiye'yi liberalizmin dayandığı temel ilkelere göre organize olmaya yöneltmiş ve kendi safındaki ülkeleri yapısal denetimi altına sokmuştur. 

Türkiye açısından 1946 yılının milat olması çok partili sisteme geçmiş olmasından değil, Kemalist yapılanmadan feragat etmek zorunda kalmasından dolayıdır. Çünkü liberalizmle Kemalizm çatışmaktadır. Bu nokta Türkiye'deki darbelerin ideolojik mahiyetini anlamak açısından önem taşımaktadır.

Amerika'nın, başka bir deyişle liberal demokrasi anlayışının Türkiye'ye girmiş olması Türk siyasi hayatını "çok kimlikli" olmaya zorlamıştır. Tek parti rejimi Türkiye'yi sınıfsız ve farklı ideolojilerin yer almadığı bir ülke olarak formatlamaya çalışıyordu. Bu biçimlendirmenin yegane doktrini Kemalizm'di.

Tekrar vurgulamak gerekir ki, Türk siyasal sistemi hakkında karar verenler 1946 yılında Kemalist doktrinden vazgeçmiş ve Türkiye'yi liberal demokrasinin gereklerine göre yönetmeye karar vermişlerdir. Çok partili sisteme geçilmesi bile Kemalist doktrinin ilk üç ilkesinden biri olan Halkçılık'tan vazgeçildiğini gösteriyordu. Çünkü bu ilkeye göre, Türk halkı sosyal sınıflardan oluşmayan tam bir birlik halini yansıtıyordu. Bu sebeple Türkiye'de farklı sosyal sınıflar olmadığı için farklı siyasal partiler kurulmasına da gerek yoktu. Kaldı ki, TCF ve SCF'yi hatırlayan Türkiye uzun süre bu kararı inandırıcı bulmamıştır. 1950 yılındaki iktidar değişimine kadar da şüpheler devam etmiştir. Bu karara inanmanın zorluğu, verilen kararın rejim değişikliği anlamına geldiğine inanmalarından dolayıdır.  

Dolayısıyla çok partili sistem kararı, Türkiye'de gerçekleştirilen darbelerin Kemalist karakterde olamayacağı anlamına gelmektedir. Eğer Kemalizm Türkiye'de bir slogan değil gerçeklik olarak kalmak istiyorduysa, bu yapısal ve doktrinel değişime 1946'da izin vermemesi gerekirdi. Nitekim bu karar verildiğinde kimi askerler tedirgin olmuş ve İnönü'yle görüşmüştür. İnönü bu görüşmede değişimin kaçınılmaz olduğunu söylemiştir. Sistemi temsil eden İnönü olmasaydı Türkiye'nin demokrasiye geçemeyeceğini öne sürenlerin haklı olduğunu söyleyebiliriz.

Kaldı ki, CHP de 1947'de yaptığı 7. Kurultay'da Kemalist doktrinden vazgeçtiğini aldığı kararlarla ilan etmiştir. Bu Kurultay'da alınan kararlar CHP'nin kendini liberal demokrasinin gereklerine göre yapılandırma çabasının bir kanıtı olarak görülebilir. Nitekim kendini liberal demokrasinin gereklerine uyduramayan radikal kanat Recep Peker'in şahsında tasfiye olmuştur. Bu Kurultay'da alınan kararları (Cumhurbaşkanlığı ve Parti Genel Başkanlığı'nın ayrılması, valilerin aynı zamanda CHP il başkanı olması uygulamasına son verilmesi, İHL Kursları'nın açılması, ilkokullara seçmeli din dersi konulması, hacca gideceklere destek olunması gibi) ve CHP'nin 1946-1950 arasındaki politik söylemini inceleyenler Türkiye'de Laiklik ilkesinin Kemalist yorumuna ilk darbenin de CHP tarafından indirildiğini göreceklerdir. Eğer 1950 seçimlerini kazanabilseydi, dini özgürlüklerin simgesi haline gelen ezanın yeniden Arapça okunmasını DP değil, muhtemelen CHP gerçekleştirecekti. Nitekim, DP'ye bu konuda muhalefet etmemiş, bilakis desteklemiştir. 1949'da Başbakanlığa getirilen Şemsettin Günaltay ve onun hükümet programı da başlı başına rejimdeki Kemalist sapmayı belgelemektedir. Bu bağlamda, DP ve CHP'nin yeni sistemin esasları noktasında birbirlerinden farklılık göstermediklerini de belirtmek gerekir. Kemalistler irticayı hortlattığını öne sürerek DP'ye boşuna bühtan edip durmuşlardır. Ne var ki, CHP'nin bütün gayretine rağmen kolektif hafıza CHP'yi tek partiyle, DP'yi ise dinsel özgürlüklerle hatırlamaya devam etmiştir.

1947 Kurultay'ında alınan önemli kararlardan biri de devletçilik, milliyetçilik ve laiklik ilkelerinin yeniden yorumlanmasıdır. Devletçilik özel teşebbüs, milliyetçilik azınlıklar, laiklik ise dindarların yeni döneme entegrasyonu açısından liberal demokrasinin gereklilikleriyle uyumlu hale getirilmeye çalışılmıştır.

1946'dan sonra Kemalizm Türkiye'de kağıt üzerinde kalan bir şeydir. Daha doğru bir ifadeyle Kemalist ilkelerin (Devrim ilkelerinin) tamamı liberal demokrasiyle uyumlu hale gelecek şekilde yumuşatılmıştır.

O halde şu soru anlamlıdır: Ülkemizde geçmişte yapılan darbelerin mahiyeti nedir? Eğer liberal demokrasi adına 1946'da Kemalizm'den vazgeçildiyse ilki 1960'da gelen bu darbeleri kim ve ne için yapmıştır?

Darbelerin Kemalizm adına yapılmış olması ya da darbe bildirilerinde Kemalizm'e atıf yapılması bu darbelerin Kemalist karakterli olduğunu açıklamaya yetmemektedir. Eğer darbelerin gerekçeleri, darbe sonrası uygulamalar ve darbeler arasındaki tutarlılık ilişkisi incelenirse bu darbelerin Kemalist Doktrin'e dayanan darbeler olamayacağı anlaşılacaktır. Bu darbelere Kemalizm süsü verilmiş olması hem darbelerin iç meşruiyetini sağlamak, hem de darbe süreçlerine kimi ideal sahibi Kemalistleri ikna etmek için olsa gerektir. İlginç olan liberal söylemin bu darbelerin gerekçesi olarak kullanılabilmiş olmasıdır. 

Liberalizm Nedir: Liberalizm-Kemalizm Gerilimi

Liberalizmin temel kavramı birey ve onun hak ve özgürlükleridir. Toplum, cemaat, kabile vs. gibi varlıklar asıl varlıklar değildir. Bunların her biri asıl varlık olan bireylerden oluşur. Dolayısıyla bireye önceliği olan başka herhangi bir şey olamaz. Bu, bireyin üzerinde başka herhangi bir şeyin denetim kuramayacağı, onu belirleyemeyeceği anlamına gelir. Bu noktada devletin varlığı liberalizmin sorunsallaştırdığı en önemli konudur: Devlet zorunlu mudur, zorunluysa yetkileri ne olmalıdır, devlet bu yetkilerinin meşruiyetini nereden alır, devletin müdahil olabileceği ve olamayacağı alanlar nelerdir (diğer bir ifadeyle devletin büyüklüğü ne kadar olmalıdır) gibi sorular bu bağlamda ele alınıp tartışılmıştır.

Liberalizme göre tarihte gidebileceğimiz kadar geçmişe gitseydik, devletin olmadığı bir tarihsel bir kesitle karşılaşacaktık. Doğa durumu adı verilen bu kesitte insanlar eşit ve özgür bireyler olarak ve devlet olmadan yaşıyorlardı. İnsanlar eşit, özgür ve rasyonel bireyler olsa da bu her bireyin bir diğerinin hakkına ve özgürlüğüne saygılı olacağı anlamına gelmemektedir. İşte devlet bu noktada zorunlu olarak ortaya çıkmıştır. Bireyler hak ve özgürlüklerini korumak için bunları güvence altına alan bir örgüte ihtiyaç duymuşlardır. Dolayısıyla, devletin ortaya çıkışını zorunlu hale getiren bireyin hak ve özgürlükleridir. Bireyler devlete bunun için yetki verirler. Ancak bu yetki araçsal bir yetkidir ve sınırlıdır. Amaç bireydir ve bireyin hak ve özgürlükleri de devletin yetki sınırını oluşturur. Bunun için devlet bireylerin hak ve özgürlüklerini temele alan bir sözleşmeyle kurulur ve bu toplumsal sözleşme devleti meşru kılar. Diğer bir ifadeyle bireyler doğal olan özgürlüklerinden devletin kontrolüne girmek için değil, bu özgürlüklerin güvence altına alınması için vazgeçerler. Devlet meşruiyetini bireylerden aldığı için demokrasi liberalizmin doğal/zorunlu yönetim biçimidir.

Liberalizm bu temel görüşten yola çıkarak birtakım ilkeler belirlemiştir. Bu ilkelerin esasını bireycilik oluşturur. Buna bağlı olarak, özgürlük (liberaller, özgürlük denildiğinde daha çok engellenmeme/sınırlanmama özgürlüğü diyebileceğimiz "negatif özgürlüğü" kastederler), hoşgörü, çoğulculuk, tarafsızlık, özerklik, özsahiplik liberalizmin dayandığı temel ilkeler olarak öne çıkar. Liberalizmin ruhunu oluşturan bireycilik ilkesini, Locke "Herkes kendinin yargıcıdır.", Kant ise "Kendi yasanı kendin yap." şeklinde özetler.

Liberalizmin, gerçekte devletin doğal bir olgu olmadığını, zorunlu olarak var olduğu görüşünü savunduğunu belirtmiştik. Devletin ortaya çıkış sebebi bireyin hak ve özgürlüklerinin teminat altına alınmasıdır. O sebeple devletin meşruiyetinin kaynağı bireydir. Asıl olan birey ve onun özgürlüğüdür. Meşruiyetini bireyden alan devletin bireyin hak ve özgürlüklerini kısıtlama hakkı olamaz, tam tersine bunları korumakla görevlidir. Liberallere göre en iyi devlet en küçük/en az devlettir. En iyisi hiç olmamasıdır ancak ifade ettiğimiz gibi, tarih içinde zorunlu olarak ortaya çıkmıştır; devlet bir bakıma "zorunlu kötülük"tür. Çünkü her devlet az da olsa bireyin hayatına müdahale eder: "İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar."

Buradan da anlaşılabileceği gibi liberalizmin sorunsallaştırdığı temel konu birey-devlet arasındaki gerilimdir. Bireyi esas alan liberalizm bu bağlamda devletin nasıllığına ilişkin de bir takım ölçütler belirlemiştir. Bunlar, minimal devlet anlayışı, kuvvetler ayrılığı, devletin sınırlılığı, rekabete dayalı serbest piyasa, sınırlı devlet, devletin tarafsızlığı gibi ölçütlerdir. 

Bu ölçütlerin her biri bizim konumuzla yakından ilgili olmakla birlikte, devletin "iyi" ya da "kötü" gibi değer yargılarına sahip olmaması gerektiğini ifade eden devletin tarafsızlığı fikrini biraz açmakta fayda var. Çünkü bu felsefeye göre bir devlet, böyle bir değer yargısına sahip olursa kaçınılmaz olarak despotlaşır; yurttaşlarını "iyi" olarak kodladığı değerleri kabul edenler-etmeyenler olarak ikiye ayırır. Kötü olarak damgaladıklarına baskı uygulamaya başlarken, iyi vatandaşlarını ise taltif eder, onları kayırır. Bu ise devletin yetkilerini kötüye kullanmasına, diktatörleşmesine anlamına gelir ve dolayısıyla böyle bir devlet meşruiyetini yitirir. Böyle bir durumda liberalizmin kurucusu kabul edilen Locke'a göre devlete karşı direnme ve ihtilal hakkı doğar.

Kemalizm'in iktidarını Türkiye'de slogana dönüştüren Liberalizm, Kemalist Doktrin'in 6 ilkesinin her birini ağır bir şekilde eleştirir (Yayla, 2008): "Uzun bir tahlile girişmeksizin işaret etmek gerekirse devrimcilik demokrasiye zıttır; halkçılık hem belirsiz, hem kollektivisttir, hem de despotizimin sorgulanamaz ve dizginlenemez tiplerine payanda olmaya yatkındır; cumhuriyetçilik liberal ve demokratik değerlerle aşılanmadıkça totaliterleşmekte ve negatif özgürlüğü boğmaktadır; devletçilik, modern anayasal ve sınırlı devlet fikir ve tatbikatına terstir; milliyetçilik bir devlet ideolojisine dönüştükçe ırkçılığı ve tahakkümü teşvik etmektedir... " Laiklik de kavramsal olarak eleştirilmese de Türkiye'deki uygulaması ciddi bir sorun olarak görülür. Dolayısıyla, bu bakış açısına göre; "Atatürk ilkeleri adı verilen şeylerin günümüz Türkiye'sinin ihtiyaçlarına cevap verme imkanı ya tamamen ortadan kalkmış ya da çok sınırlı hale gelmiştir." Özetle Kemalizm, özgürlükleri budayan, tahakküm üreten haliyle modern devlet anlayışıyla uyumsuzdur. Tek Parti Dönemi'nin ve darbe rejimlerinin elinden çok çekmiş olan muhafazakar/dindar kesimin hoşuna giden yer burasıdır. Buraya biraz sonra döneceğiz.

Liberal demokrasi anlayışına göre demokrasinin kendisi bir amaç değil, araçtır. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi amaç bireydir. Zaten demokrasi liberal olursa makbuldür. Liberalizmin, bir demokrasiyi "sandık tahakkümü", "çoğunluğun azınlığa baskısı" olarak ilan etmesi an meselesidir. Liberalizmin bir demokrasiyi "sandık tahakkümü" olarak tanımlama kriteri o toplumdaki tek bir bireye kadar indirilebilir. Teorik olarak bu mümkündür. Örneğin günümüzde liberaller bir demokrasinin liberalliğini, azınlıklara tanıdığı özgürlük ve haklar üzerinden denetleme eğilimindedir (Özellikle bugünlerde liberallerin gözdesi cinsel azınlıklardır. Hangi azınlığın tercih edileceği tamamen keyfi bir seçimdir; ülkeden ülkeye değişebilir ve Batı'nın menfaatleriyle ilişkilidir). Eğer bu noktada bir sorun varsa, ortada bir demokrasi yoktur ancak demokratik bir diktatörlük vardır. Zira henüz bu yönetim demokrasinin çoğunluk rejimi değil, çoğulculuk rejimi olduğunu anlayamamıştır. Anlamamakta direnirse böyle bir yönetime karşı da ihtilal haktır. Türkiye'nin ilk darbesinin kurbanı DP işte bunu anlamamıştır.

27 Mayıs'ta DP'nin temelde suçlandığı konu antidemokratik uygulamalarıdır. Darbecilerin kendilerince "tahkikat komisyonu", "vatan cephesi", "gazetecilerin tutuklanması", "toplantı ve gösterilerin yasaklanması", "gösterileri şiddet kullanarak bastırma", "parti kapatma", "milletvekillerinin tutuklanması" gibi pek çok liberal gerekçeleri vardır. Bu gerekçelerin manşeti şudur: Demokrasi Elden Gidiyor! Zaten 27 Mayısçıların amacı da rayından sapan demokrasiyi yeniden işler hale getirmektir. (Askerler gerçekten de, kalıcı olmamışlar, rayından sapan demokrasiyi liberalleştirip kenara çekilmişlerdir. Kalıcı olmak isteyenler 27 Mayıs'ta Milli Birlik Komitesi'nin 14 üyesinde olduğu gibi, tasfiye edilmişlerdir.)

Halbuki, DP'nin Yassıada'daki 19 dava içinde olmayan başka önemli "suçları" da bulunmaktadır. Örneğin Moskova ziyareti ve MİT'in millileştirilmesi gibi... Moskova ziyaretinin, komünist bir rejime yönelme anlamına gelmeyeceği açıktır. Menderes Hükümeti Thornburg ve Barker raporlarında Türkiye'ye çizilen ekonomik rolün dışına çıktığı için ABD yönetimi tarafından baskılanmaya başlamış ve ekonomik yardımlar kesilmiştir. Bu raporlarda Türkiye bir tarım ülkesi olarak tanımlanıyor ve sanayileşmesinin önüne geçiliyordu. Türkiye'nin nerelere yatırım yapması gerektiği tek tek, kalem kalem belirtiliyordu. Menderes yarım kalan yatırımları tamamlamak ve ekonomik sıkıntıları aşmak için Rusya'ya yanaşmak durumunda kalmıştı (ki, DP gibi halkın oyuna dayanan bir parti için ekonomi birincil konudur). Bu ABD için Türkiye'nin kırmızı çizgiyi aşması anlamına geliyordu. Fatin Rüştü Zorlu'nun Anıpolitik kitabının yazarı gazeteci Kemal Bağlum'a yaptığı şu açıklamalar hem darbenin asıl gerekçesini hem de Zorlu'nun niçin asıldığını açıklamaya yardımcı olabilir:

Bizim en büyük hatamız kayıtsız şartsız Amerika’ya tabi olmamız. Böyle bir politika sonsuza kadar devam edemez. Türkiye sırtını Amerika’ya dayamakla hiçbir sonuca varamaz. Aksine kendimizden çok şey veririz, yine de onları memnun edemeyiz... Türkiye NATO ve Amerika’nın yanı sıra Üçüncü Dünya ülkeleri ve Sovyetler ile belli ölçüde ve Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda yeni bir politika izlemek zorundadır... Bir yıldan beri Adnan Bey'e bunu telkin ediyorum... Adnan Bey bu ısrarlarım karşısında Sovyetlerle ekonomik alanda işbirliği yapılmasını ve Üçüncü Dünya ülkelerinin lideri durumunda bulunan Hindistan ile ilişki kurulmasını kabul etti. Ben de Başbakan Adnan Menderes'in Moskova'yı resmen ziyaret etmesi için gerekli girişimlerde bulundum. Bu girişimlerin özellikle Amerika'yı rahatsız ettiğini de biliyorum. Tahminime göre 1960 ortalarına doğru Adnan Menderes Moskova'ya gidecek.

Nitekim 27 Mayıs günü, Harbiye'de tutuklu iken Adnan Selekler'in "Beyefendi ABD askeri müdahaleye ne der?" sorusuna Zorlu, "Amerikalılar askerle daha kolay anlaşırlar." diye cevap verir. Evet, Zorlu asılmış ama örneğin Fuat Köprülü ceza bile almadan Yassıada'dan kurtulmuştur. Halbuki Köprülü DP'nin 6,5 yıl bakanlığını yapmış ve Yassıada'nın yargılama konularından 6-7 Eylül olayları zamanında da Başbakan Yardımcısı'dır. Üstelik DP'nin dört kurucusundan biridir. Köprülü 6-7 olaylarının suçunu Yassıada'da tanık sıfatıyla verdiği ifadelerinde Menderes ve Zorlu'nun üstüne atmıştır. O arada ilginç bir şey daha olmuştur. Amerika'dan pek çok saygın üniversiteden profesörün gönderdiği bir mektup Köprülü'nün serbest bırakılmasını istemektedir. Mektupta Köprülü'nün NATO'ya yaptığı katkılar vurgulanmakta ve MBK'nın "dünya çapında meşhur, doğruluğu inkar götürmez" birine hoşgörüyle yaklaşması istenmektedir. Nitekim Yassıada'da dört ay tutuklu kalan Köprülü ceza almadan serbest kalmıştır. Halbuki, pogrom liberaller için önemli bir gerekçedir (pogromun savunulabilir bir yanı olmadığı ayrı bir konu). Ama dediğim gibi, sadece iyi bir gerekçe.

Sonuçta ilginçtir, Menderes'i ve arkadaşlarını anayasayı ihlal ettikleri gerekçesiyle astılar. Onu bu suçla asanlar ise Kemalist 1924 Anayasa'sını baştan sona değiştirdiler. Bugün hala ülkemizdeki pek çok "Kemalist" o anayasayla övünür durur. Üstelik bir de bunun için bayram ilan edip uzun yıllar kutladılar. 1961 Anayasa'sının 65. maddesi liberal demokrasi açısından oldukça kritiktir. Bu madde, 1982 Anayasa'sında aynen korunmuş, 2004'te ise yapılan bir eklemeyle genişletilmiş şekliyle hala uygulamadadır. Bu madde uluslararası sözleşmelerin Anayasa'ya iptal ve itiraz yolunu kapamakta ve uluslararası sözleşmeleri Anayasa'nın üstüne çıkarmaktadır. Böylelikle 1960 öncesinde ABD ile Meclis'ten geçirilmeden yapılan ikili anlaşmalar Anayasa üstü bir hukuki niteliğe kavuşturulmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta uluslararası metinlerin, iç hukukun üstüne yerleştirilmesinin liberal söyleme dayanılarak yapılıyor olmasıdır. Ancak daha dikkat çekici olan, liberalizmin anahtar kavramlarından biri olan evrensel insan hakları söyleminin, diğer kimliklerin kendilerini bu üst söyleme uydurmaya zorlamasıdır. Bu, dikkat edilirse, liberalizmin kendi temel argümanlarıyla çelişmesi anlamına gelir. Bu çelişki liberalizmin araçsal bir şey olmasından dolayıdır.

Kemalistlerin Kemalizm'i Türkiye'de söylem düzeyine indiren liberalizmle değil de, irticayla uğraşmaları da başlı başına bir manipülasyon konusudur. Kemalizm'i doktrinel olarak rafa kaldıran Amerikan liberalizmini başköşeye oturtup, sürekli dindarları dövmek "Atatürkçülerin" kendilerini Kemalist hissettikleri yegane karine olmuştur. Kemalizm'in bütün oklarını yamultan ABD'nin "bizim çocukları" Türkiye'de habire "Kemalizm" adına darbe yapıp durmuşlardır. Türkiye'yi NATO ordusuna teslim eden TSK uzun yıllardır 1946 rejimini korumaya devam etmektedir. Kemalizm'in bir söylem olarak "ilelebet" yaşamasına izin verilmiştir. Bu arada 1980 darbesini yapan "bizim çocuklar"ın darbesinden sonra Türkiye'de liberalizmin sistemleştirildiğini de hatırlatalım.

Fakat her kimlikle kolayca anlaşabilen ABD demokrasisinin tek seçeneği Kemalist subaylar değildir. Rejimi koruma görevi şimdi "dindar subaylar"dadır.

15 Temmuz: En liberal darbe

17-25 Aralık'tan ve özellikle 15 Temmuz'dan sonra FETÖ'nün daha çok dini istismar eden karakterine vurgu yapıldı. Halbuki, FETÖ'nün söylem karakterini din değil liberalizm oluşturmaktadır. Din FETÖ için, liberalizmin de zaten müsaade ettiği bir öge ve iç meşruiyet aracından başka bir anlam taşımamaktadır.

FETÖ'nün söylem çizgisi incelendiğinde buna ilişkin pek çok karine bulunabilir. "Hoşgörü" hem bu hareketin hem de liberalizmin felsefi karakterini yansıtan (Liberalizmin temel metinlerinden biri de Locke'un Hoşgörü Üstüne Bir Mektup'udur.) merkezi bir kavramdır. FETÖ bu kavramın liberalizmle kesişen anlam alanına tutunarak hem Türkiye'de hem de dünyada akredite olmuştur. Bugün Türkiye'de terör örgütü olarak kabul edilse de "medeni dünya"da itibarını korumaktadır. Bunun liberal felsefeyle ilişkili bir şey olduğunun altını çizmeliyiz.

Bu bağlamda FETÖ Milli Görüş'ten gelen siyasetçilerin liberal bir çizgiye kaymasında "hoşgörü" kavramının taşıdığı anlam alanından faydalanmıştır. FETÖ, liberalizmin temel kavramlarını İslam'la uyuşturmak için gayet başarılı çalışmalar yürütmüştü. Gazeteci ve Yazarlar Vakfı'nın düzenlediği Abant Toplantıları'nın katılım profiline ve öne çıkardığı konu ve kavramlara bakmak bunun için yeterlidir.[1]Diyanet İşleri Başkanlığı'nın FETÖ hakkında hazırladığı rapor, bu örgütün dini nasıl istismar ettiğini açıklasa da, bu örgütün darbe girişiminde bulunmasının gerekçelerini açıklamaya yetmemektedir. 15 Temmuz Darbe Girişimi'nin asıl motivasyonunu Abant Toplantıları'nın kavramsal içeriğinde ve sonuç bildirgelerinde aramak daha doğrudur.

Liberalizm Türkiye'de müesses nizamı temsil eden Kemalist ideolojiyi hedefine koyduğu için Türkiye'de son 30 yıldır FETÖ tehlikesine özellikle Ulusalcı Kemalistlerin dikkat çekmesi boşuna değildir. Bu çevre Gülen tehlikesiyle ilgili Türkiye'de geniş bir literatür oluşturmuştur. Nitekim, 15 Temmuz Darbe Girişimi'ne bu kesimin de karşı durduğunu biliyoruz. 

Ancak bu, Kemalizm'i darbeler ve tek partiyle hatırlayan muhafazakar kesim için hiç de inandırıcı olmamış, onların eleştirisi, hoşgörü ve diyalogtan bahseden bu cemaate iktidar çevrelerinin daha bir sarılmasına neden olmuştur. Hatta, özellikle ilk iki dönemde sürekli darbe tehdidiyle yaşayan iktidar için Cemaat'i büyütmek, bürokrasi ve askeriyede etkinleştirmek darbeden korunmanın bir çaresi olarak görülmüştür. Ne var ki, darbe ulusalcı Kemalistlerden değil, liberal Gülen Cemaati’nden gelmiştir. Darbeyi ancak Kemalistlere yakıştıran iktidar çevrelerinin FETÖ karşısında şoke olmalarının, daha kısa bir süre öncesine kadar buna "kargaların bile güleceğini" düşünmelerinin önemli bir sebebi de budur. "Bu kadar liberal, Avrupa vs. tarafından akredite olmuş 'barış elçisi' bir yapı bunu nasıl yapar?" Bu arada Saadet Partili siyasetçilerin o dönemde ulusalcı kanallardan İktidara seslenmesini "iğrenç" bulan; Oğuzhan Asiltürk'ün "Amerikan karşıtı subayları tasfiye ediyorlar" açıklamalarına ise "burun kıvıran" iktidar çevrelerini hatırlatmak zorundayız.

Küreselleşen dünyada liberalizm darbeciler için en ehven gerekçeleri sunmaktadır. Ayrıca liberal gerekçeler "daha insani" olduğu için şiddeti haklılaştırmakta daha güçlü ve makuldür (Örneğin bugün demokratlıklarıyla gurur duyan bazı çevrelerin Erdoğan için "linç" hayalleri kurmaları bu bakımdan değerlendirilebilir). Mısır'daki Mursi öncesi halk hareketinin ve sonraki darbenin de liberal sloganlara dayandığını belirtelim; Gezi olaylarında ve 2009'da İran'daki Yeşil Hareket'te olduğu gibi... 

Liberalizm (kendisi de bir ideoloji olmasına rağmen) değer taşıyan ideolojileri tehlikeli bulur. Bu değerleri "tabu" olarak kodlar ve tabuların siyasal rejimleri kaçınılmaz olarak diktatörleştireceğini savunur. Devletlerin "değersiz/tarafsız" olması liberaller için önemli bir parametredir.

O yüzden Türkiye Cumhuriyeti'nin liberalizmin uluslararası metinlerine dayanması zorunlu kılınmıştır. Darbecilerin her şeyden önce bu metinlere selam göndermesi boşuna değildir. 1960'daki ilk “darbemizin” bildirisindeki şu ifadelere bakalım:

Gayemiz Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve insan hakları prensiplerine tamamıyla riayettir. Büyük Atatürk’ün "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" prensibi bayrağımızdır.

NATO'ya CENTO'ya inanıyoruz ve bağlıyız. Düşüncemiz, yurtta sulh, cihanda sulhtur.

Yarım kalan "son darbemizin" bildirisi ise bana göre tarihimizin en liberal darbe bildirisidir:

Gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içerisinde olan Cumhurbaşkanı ve Hükümet yetkilileri tarafından; temel hak ve hürriyetler zedelenmiş, kuvvetler ayrılığına dayalı, laik ve demokratik hukuk düzeni fiilen ortadan kaldırılmıştır.

Devletimiz; uluslararası ortamda hak ettiği itibarını yitirmiş ve evrensel temel insan haklarının göz ardı edildiği, korkuya dayalı otokrasi ile yönetilen bir ülke haline getirilmiştir.

Bildiri, "...Türk Silahlı Kuvvetleri 'Yurtta Sulh Cihanda Sulh' ilkesinden hareketle..." dedikten sonra şöyle devam ediyor:

Devletin yönetimi teşkil edilen Yurtta Sulh Konseyi tarafından deruhte edilecektir.Yurtta Sulh Konseyi  BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır.

Bildirinin son satırlarısanki Abant Toplantısı'nın sonuç bildirisi gibidir:

Hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm vatandaşlarımızın ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı,evrensel temel hak ve hürriyeti yurtta sulh konseyinin teminatı altındadır.Yurtta Sulh Konseyi üniter devlet yapısı içinde dil, din, etnik köken ayrımı yapmaksızıntoplumun tüm kesimlerini kapsayacak bir anayasa hazırlanmasını en kısa zamanda sağlayacaktır.Çağdaş, demokratik, sosyal, laik hukuk ilkelerine dayalı anayasal düzen tesis edilene kadar yurtta sulh konseyi ulusumuz adına her türlü tedbiri alacaktır.Tüm vatandaşlarımıza saygıyla duyurulur.

Gerçekten de, 15 Temmuz'dan 5 buçuk ay önce, 30 Ocak 2016'da Bolu'da yapılan son Abant Toplantısı sonuç bildirgesine bir de bu gözle bakmakla fayda var. Cumhuriyet Gazetesi'nin de "Erdoğan'ı Kızdıracak 10 Maddelik Bildirge" başlığıyla haberleştirip alkış tuttuğu bildirgeden bir bölüm şöyle:

Demokrasimiz, tarihinin en derin krizlerinden birini yaşamaktadır. Bu kriz insani, ahlaki ve vicdani değerleri süratle tüketmekte, hukuksuzluğun ve tek adam yönetiminin yerleşmesinin zeminini hazırlamaktadır. Yeni bir anayasa ihtiyacına inanmakla beraber, bu şartlar altında yeni bir anayasa yapma girişimi sadece tek adam otoritesini meşrulaştırmaya hizmet edecektir. Yeni anayasa girişimi 'Türk tipi başkanlık' adıyla bir diktatörlük inşası için araçsallaştırılmaktadır.

Türkiye'de yeni anayasanın yapılabileceği demokratik, uygar-hoşgörülü tartışma zemini kalmamıştır. Mevcut anayasa kurallarının alenen çiğnendiği, temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı, gazetecilerin yaptıkları haberlerden, hâkimlerin verdikleri kararlardan dolayı tutuklu olarak cezaevinde bulunduğu şartlar altında demokratik bir anayasa yapılamaz. Mevcut anayasayı ihlal eden, hukuk tanımayan bir zihniyetin yeni anayasa yapma çağrısı samimi bulunmamaktadır.

Darbenin gerekçesi oldukça açık gibi: "Evrensel temel hak ve hürriyetlere dayanan, Türk tipi olmayan, çağdaş, demokratik, sosyal, laik hukuk ilkelerine dayalı ve her türlü yaşam tarzına saygılı" yeni bir anayasal düzen... 

15 Temmuz gecesi okunan bildiriye yeniden dönecek olursak, Atatürk'e bir cümle içinde yer veren bu darbe bildirisinde, temel hak ve hürriyetlere (kurumlar hariç) 5 kez vurgu yapılmıştır. Kenan Evren'in televizyonlardan okuduğu metin çok daha uzun olmasına rağmen (25 dk.) insan hak ve hürriyetlerinden bir kez bahseder.

Amerika için, gerçekte "İslamcıların da, Komünistlerin de, Milliyetçilerin de, Kemalistlerin de canı cehenneme"dir. Şüphesiz bunlar arasında kendine göre bir öncelik sıralaması yapar. Ancak Amerika için İslamcının da, solcunun da, milliyetçinin de, Kemalistin de, liberali makbuldür. Çünkü ABD "değeri" olan bir ülke istemiyor. Değerler, bir ülkeyi dış dünyaya kapatabiliyor. Bilineceği üzere ABD şeffaf toplum, şeffaf devlet ilkesini benimsiyor. Yani geçirgen. Soros'un da kapalı toplumdan nefret ettiğini, Açık Toplum arzuladığını ekleyelim. Bu bakış açısına göre ABD'nin giremediği her ülke kapalı toplumdur ve bu toplumu açmak için liberalizm sopası kullanılacaktır.

Bugün muhafazakar çevrelerin AB'yi eleştirirken "Hem demokrasi diyorlar, hem insan hakları diyorlar, hem de darbecilerin arkasında duruyorlar." eleştirisinin temelsiz olduğunu söyleyebiliriz. ABD ve AB tam da bu sebeple darbelerin ve FETÖ'cülerin arkasında durmaktadır. AB-ABD, Milli Görüş'ün tasfiye edilmesine hangi gerekçeyle onay verdiyse bugün de FETÖ'yü aynı gerekçeyle koruyup-kollamaktadır. Milli Görüş diğer kimliklerin yaşam tarzlarını/ hak ve hürriyetlerini tehdit ediyordu; bugün ise FETÖ'cü yapıların hak ve hürriyetleri gasp edilmektedir. Ortada bir çelişki filan yoktur!

Çünkü onlara göre liberal demokrasi haklı bir darbe sebebidir ve liberalizm felsefesi darbelerin "diktatörlük vs." gibi görünen gerekçesine bol miktarda kaynak sunar.

Kısacası, darbelerin "totaliter rejimlerle ilişkili olduğu" klişesinin sorgulanmaksızın kabul edilmesi önemli bir sorundur.

Ama asıl sorun şu ki, muhafazakar çevrelerin hala liberalizme dayanarak var olabileceklerini zannetmeleridir.

Kendisi de bir AB mağduru olan AK Parti Milletvekili Leyla Şahin Usta'nın daha geçtiğimiz Mart ayında yaptığı şu açıklama bunun dramatik bir örneğidir: "Bu olaylar yaşandı diye bizler ne Avrupa Birliği standartlarından vazgeçeriz ne de Avrupa Birliği Bakanlığı’nı kapatırız. Bu politikamız kişiye veya kuruma bağlı bir şey değildir. Mesele, bu ülkenin vatandaşlarının ve kurumlarının Avrupa standartlarına ulaşabilmesidir.".

ABD ve Liberal Söylemin Araçsallığı

Batı için liberalizmin de araçsal bir şey olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Ulus devlet anlayışının da bireycilik anlayışının da kaynağı Batı'dır. Her ikisi de kolektif yapıların çözülmesi amacıyla araçsallaştırılmıştır. Aslında birbirlerine karşıt iki söylem olan ulusçuluk ve liberalizmin, birinin diğerinin devamı niteliğinde olacak şekilde araçsallaştırılabilmiş olması Batı'nın önemli bir başarısıdır. Ulus devlet anlayışıyla imparatorluklar parçalanırken (Osmanlı'da olduğu gibi), bireycilik felsefesiyle de ulus devletler kendi içinde ayrıştırılıp, atomize edilmektedir. Diğer bir ifadeyle, ulusçuluk söylemiyle imparatorluklar çözülürken, liberalizm söylemiyle toplumun en küçük birimi olan aile parçalanmaktadır.

Batı'nın liberal demokrasi söyleminde de samimi olmadığı açıktır. Zira, "hangi bireyin/azınlıkların" haklarının "ne zaman" savunulacağı keyfi olduğu gibi, bir ülkenin durumuna göre liberal söylemin mi yoksa kolektivist söylemlerin mi kullanılacağı da tercihe bağlıdır.

Bunun açık bir örneğini bugün yaşıyoruz. Amerika Kürt meselesinde bugün, PKK'nın şahsında ulusçu söylemi desteklerken, Kürtlerin içindeki dindar bireylerin/grupların/kitlelerin hakları gündeme gelmemektedir. Ama bu demek değildir ki, bu haklar hiç gündeme gelmeyecektir. İleride oluşacak yeni çıkar dengelerine göre Kürtler içindeki azınlıklar ya da bireylerin hakları da masaya konulabilir. Bir toplum içinde hangi kimliğin esas alınacağının liberal felsefeyle değil, siyasal çıkarlarla ilişkili olduğunu ve liberal söylemin sadece bir araç olduğunu gösteren ilginç bir örnek aktarmak istiyorum.

Kıbrıs'ta Enosis ve Taksim Politikalarının Sonu kitabında Mehmet Hasgüler, 1949 yılına kadar İngiliz resmi belgelerinde Kıbrıslı Türklerden "Kıbrıs İslamları" olarak söz edildiğini aktarır. İngiliz Vali Vekili Mr. Turnbull 8 Haziran 1949'da daire reislerine gönderdiği bir talimatla "Kıbrıs İslamları" tabiri yerine "Kıbrıs Türkü" tabirinin kullanılmasını istemiştir. Çünkü Kıbrıs'ın dini temelde ayrıştırılması, Kıbrıs Sorunu'na diğer Müslüman ülkelerin de ilgisini çekecektir. Etnik tanım, sorunun sadece bir Türk sorunu olarak kodlanıp, diğer Müslüman ülkelerinin bu soruna ilgi ve desteğinin önüne geçmeyi amaçlamaktadır.

Yine örneğin, hangi ülkenin totaliterliğinin gündeme getirileceği de tamamen ABD'nin çıkarlarıyla ilişkilidir.  Kuzey Kore, İran, Suriye, Türkiye, Venezuela insan hakları ihlallerinin yaygın olduğu ve acilen demokrasi getirilmesi gereken yerler iken; Sisi'nin Mısır'ı, Kral Salman'ın Arabistan'ı, El-Halife'nin Bahreyn'i ABD'nin bölgedeki dost ve müttefik ülkeleri olmaya devam etmektedir. Daha önceki bir yazımızda da söylediğimiz gibi, tek bir ölçüt vardır o da ABD'nin/Batı'nın çıkarlarıdır. Amerika kendisini hiçbir felsefeye bağlı görmemektedir.

***

"Bundan açık bir şey olamaz: 12 Mart'ta CIA vardır. Büyük ölçüde vardır. 12 Mart'ta haşhaş vardır." diyen dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ABD'yi tanımlayan çok çarpıcı bir metafor kullanır: "Büyük devlet gaz gibidir... Bir boşluk buldu mu, vakum buldu mu, orayı doldurmak ister. Doldurur."

Liberal söylem, sürekli hazır tutulan bir sopa gibidir. Liberalizm bütün siyasi felsefelerin içinde an acımasız, en dayatmacı olanıdır. Hiçbir kimliği olduğu gibi kabul etmez. Kimliklerin şekline dokunmasa da onlara kendi ruhundan üfler. Buna izin vermeyen bütün rejimler diktatör ilan edilebilir. 2004 Anayasa değişikliklerini yaptıran, 2005 ceza kanunu değiştiren, İstanbul Sözleşmesi'ni yaptırıp LGBT'leri yasal güvence altına aldırtan hep bu ruhtur. Boşluğunuz varsa şansınız yok demektir.

Dün Kemalist duyarlılıkları kullanan liberal demokrasinin beşiği, bugün dini duyarlılıkları kullanarak darbe girişiminde bulunmuştur. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Darbe bir ABD geleneğidir. Liberal demokrasi söylemine inanılan bir ülkede her zaman başımıza gelebilecek bir şeydir.

Velhasıl, birisi kalkıp "özgürlük, demokrasi, insan hakları, eşitlik" vb. kavramlara dayanarak muhalefet yapıyorsa, endişelenmemiz için çokça makul sebebimiz var demektir.

 


[1]Abant toplantılarının sonuncusu (34'üncüsü) darbe girişiminden 5 ay önce (30 Ocak 2016'da yapıldı). Toplantının başlığı ilginçti: "Demokrasinin Türkiye Sorunu". Bugüne kadar yapılmış, toplantılarından ilk yirmisinin konu başlıkları şöyledir: (Bugüne kadar yapılmış toplantılara kimler katılmış diye bir soru akla gelebilir. Cevabı şu: Kimler katılmamış ki!)

1. Abant Toplantısı: İslam ve Laiklik

2. Abant Toplantısı: Din, Devlet ve Toplum

3. Abant Toplantısı: Demokratik Hukuk Devleti

4. Abant Toplantısı: Çoğulculuk ve Toplumsal Uzlaşma

5. Abant Toplantısı: Küreselleşme

6. Abant Toplantısı: Savaş ve Demokrasi

7. Abant Toplantısı: İslam, Laiklik ve Demokrasi - Türk Tecrübesi

8. Abant Toplantısı: Türkiye'nin AB'ye Üyeliği Sürecinde Kültür, Kimlik ve Din

9. Abant Toplantısı: Eğitimde Yeni Arayışlar

10. Abant Toplantısı: Türkiye-Fransa Söyleşileri: Cumhuriyet, Kültürel Çoğulculuk ve Avrupa

11. Abant Toplantısı: Küresel Politikalar ve Ortadoğu'nun Geleceği

12. Abant Toplantısı: İslam, Batı ve Modernleşme

13. Abant Toplantısı: Tarihi, Kültürel ve Aktüel Boyutları ile Alevilik

14. Abant Platformu: Türkiye-Fransa Söyleşileri II: Algılar ve Gerçekler

15. Abant Platformu: Yeni Anayasa

16. Abant Platformu: AB Üyeliği Sürecinde Medeniyetler Köprüsü Türkiye

17. Abant Platformu: Kürt Sorunu: Geleceği ve Barışı Birlikte Aramak

18. Abant Platformu: "Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak"

19. Abant Platformu: Yeni Bir Toplumsal Mutabakat için Demokratikleşme

20. Abant Platformu: Demokratikleşme: 12 Eylül'den AB'ye Siyasi Partiler

islamianaliz

Anahtar Kelimeler
İLGİLİ HABERLER
YORUMLAR

Name:
Email:
Comments:
YORUM GÖNDER
İSİM:
E-posta:
YORUMLAR:
GÖNDER
چاپارک
"Jam News" için tüm hakları saklıdır