kod: 285418
نظرات: 67 بازدید
Tarih: 10 Ekim 2017 Salı
İlhami Güler
Türkiye’de Hukuka Güvenin Kaybolmasının İşaretleri
Hukuk kurumlarına Fetö’nün sızması ile Askeriyeye karşı giriştiği “Ergenekon-Balyoz” kumpas davaları ile zaten itibarı sarsılmıştı.
0 0 View 0 نظر
[+] metin Boyutu [-]

15 Temmuzdan sonra çıkarılan “OHK” ile de bu sarsıntı pekişti. Giderek toplumda Hukuka karşı güvensizlik hat safhaya ulaşmış durumda. Hukukçuların arasında yapılan bir araştırma sonuçlarına göre, hukuka güven oranı %15’lere düşmüş durumdadır.

Hukukun yeryüzündeki Tanrılık benzeri bir şey(son sığınak) olduğunu, Tanrının bir sıfatının da “Adalet” olduğunu herkes bilir. Pozitif hukuk, mutlak adaleti yansıtmasa da; onun peşinde olduğunu yine herkes bilir. İslam dini, “Şeriat” kavramı ile hukuku icra etmeye çalışmıştır(“Şeriatın kestiği parmak, acımaz”). İslam toplumlarında Şeriat doktorlarının(Fukaha), devletten bağımsız olarak görevlerini yapmaları, siyasal iktidarın şeytansı bir parça taşımasından dolayı da son derece isabetli olmuştur. Modern devletler, hukuku önce siyasal iradeye bağlamış; sonra da bunun mahzurlarını gördükten sonra, onu bağımsız bir erk olarak devletin içinde konuşlandırmıştır: Hukuk Devleti. Hatta siyasal erki bile mutlak monarşi olmaktan çıkarıp hukuka bağlamıştır: Anayasa/Toplum Sözleşmesi. İnsan Hakları, modern devletlerin hukuka verdiği önemin başka bir göstergesidir. Osmanlı, monarşiden “Kanuni Esasi” aracılığı ile modern devlet yapısına geçmeye çalıştı. Türkiye Cumhuriyeti 1924 Anayasası ile modern bir devlet olarak kuruldu. Tek parti döneminde Hukuku bağımsız bir erk olarak kuramadı. Çok partili hayata geçtikten sonra bazı adımlar atıldı. Askeri ihtilaller, gerçek bir hukuk devleti kurmamızı engelledi. İki binlerden sonra Avrupa Birliğine uyum yasaları ile hukuk alanında epeyce mesafe alındı. 2010’dan sonra siyasal iradenin güçlenmesi,  karizmasının pekişmesi ile “siyasi” tasarrufları arttı. Devrimle kültürel ve ekonomik olarak mağdur olmuş muhafazakâr kitleler, gerçek temsilcisini çıkararak merkeze taşındı. Bu periyotta iç siyasi faaliyetin yoğunlaşması normaldir. Gezi olayı ve 15 Temmuz, bu siyasi güce karşı illegal, yine siyasi atraksiyonlardı.15 Temmuz sonrası ve Başkanlık halk oylamasından sonra, siyasal güç ve onun temsilcisi Cumhurbaşkanı ülkede, devlette ve siyasette fiili olarak neredeyse tek güç haline geldi. Gücün mutlaklaştığı yerde insanlar, kendiliğinden kendilerini mutlak güce göre ayarlarlar. Mutlak güç olmanın tehlikesi, aslında budur: Oto-sansür. Mutlak gücün iradesi okunur ve ona göre tavır alınır. Açık emre gerek yoktur.

Hukuk kurumlarına Fetö’nün sızması ile Askeriyeye karşı giriştiği “Ergenekon-Balyoz”  kumpas davaları ile zaten itibarı sarsılmıştı. 15 Temmuzdan sonra çıkarılan “OHK” ile de bu sarsıntı pekişti. Giderek toplumda Hukuka karşı güvensizlik hat safhaya ulaşmış durumda. Hukukçuların arasında yapılan bir araştırma sonuçlarına göre, hukuka güven oranı %15’lere düşmüş durumdadır.

Türkiye’nin temel sorunlarından biri, hukuk kurumları oluştursa da, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Eğitiminin zayıflığı yüzünden “Hukuk Nosyonu” olan elemanlar yetiştirememesidir. Hukukçu yetiştirmek, Tanrı benzeri insan yetiştirmek gibi zor ve önemli bir şeydir: Hukukçular, “vicdanı hür-İrfanı hür”, adil-insaflı, tarafsız ve doğru karar verme yetisine haiz insanlar olmak zorundadır. Siyasi görüşe sahip olmasına rağmen, kararlarında onu yansıtmaması gerekir; beklenir. Eşitlik ve adalet idelerine birden sahip olması gerekir; beklenir. Din, dil, ırk, akraba, yakın, parti… ayrımı yapmaması gerekir; beklenir.

Televizyon haberlerinde ve Gazetelerde son yıllarda giderek Türkiye’de kişisel infazların-heaplaşmaların arttığını görüyoruz. Sosyal medyada yayınlanan “işkence” videoları, şehir magandalarının gün ortasında saldırı sahneleri, trafik magandalarının yol ortasında kavgaları, meydan dayakları, uyuşturucu çetelerinin sokaklarda kol gezmesi, cinayet haberlerinin artması, vatandaşların “Devlet/Hukuk”a olan güveninin kaybolduğunun semptomlarıdır. Hukuka güvenin olmadığı yerde mafyalaşmanın artacağı aleykelbeyandır. Hukukun, özerk olmadığı toplumlarda o, siyasi erkin sopası-köpeği haline gelir.

Siyaset de bir tür Tanrılık iddiasıdır. Yoktan hüküm koyma, insiyatif alma, icraat yapmaktır. Ancak, Allah gibi, kendini adalet ve merhametle sınırlamak zorundadır. Eğer başıboş, serbest ve mutlak olursa(Hikmetinden sual olunmaz”, “Hikmet-i Hükumet”), oradan Rahmaniyet değil; şeytanlık(fravunlık) çıkar. Siyasetin, kendini dinsel otorite olan Tanrıya(İmamet-Hilafet) veya onu temsil eden bir kuruma (Kiliseye) yaslaması, “Teokrasi” olarak tarihte totalitarizm-dogmatizm ve din istismarı doğurmuştur. Siyasal iktidar, siyasal tasarruflarına paralel, bütün vatandaşlarını ikna edecek(güvendirecek) kendinin dışında bir hukuk erki çıkarmak zorundadır. Hatta bu hukuki erk, gerektiğinde siyasal erki de denetlemeli(Anayasa Mahkemesi) ve yargılamalıdır.

Tanrı’da hukuk yetkisi ile siyasal yetki birleşmiştir. Ancak, insanda bu yetkilerin ayrılması, insanlığın tecrübeyle bulduğu bir yoldur. Tanrı, mutlak adil ve merhametlidir; oysa insan “zalim-cahil”(33/72) ve “zayıf”(4/28)dır. Tarih, bu iki yetkiyi kendinde birleştirmiş Tiranların yarattığı acılarla doludur. Birçoğu da samimiyetle; hatta “Allah rızası” için.

islamianaliz

Anahtar Kelimeler
İLGİLİ HABERLER
YORUMLAR

Name:
Email:
Comments:
YORUM GÖNDER
İSİM:
E-posta:
YORUMLAR:
GÖNDER
چاپارک
"Jam News" için tüm hakları saklıdır