kod: 285894
نظرات: 36 بازدید
Tarih: 20 Kasım 2017 Pazartesi
Prof. Dr. M.Seyfettin Erol
Türkiye-NATO İlişkilerinde “Düşman” Tanımı ve Eisenhower Doktrini
15 Temmuz gecesinde Türkiye’yi “riskli ülke” ilan eden NATO, görünen o ki artık bizi açıktan açığa “hedef ülke” haline koymuş durumda.
0 0 View 0 نظر
[+] metin Boyutu [-]

Norveç’teki NATO tatbikatı, bu bağlamda “malûmun i’lâmı” ya da daha yaygın kullanımıyla “malumun ilanı” olarak kabul edilebilir.

15 Temmuz sonrası tarihinin en düşük profilinde seyreden Türkiye-NATO arasındaki ilişkiler artık çok daha farklı bir şekilde değerlendirilmeye devam edilecek. Daha somut bir ifadeyle, Türkiye-NATO ittifakındaki kopma süreci hızlanacak. Bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ’ın şu sözleri oldukça önemli: “NATO tatbikatından askerlerimizi çektik, böyle bir ittifak, böyle bir müttefiklik olamaz.”

Peki, bu durum sürpriz mi? Elbette hayır. En azından bu köşeyi yakından takip edenler Türkiye’nin en azından son beş yıldır NATO’nun hedefi olduğunu, bunun için ülkemizi “başarısız devlet” olarak göstermeye yönelik bir operasyonun çekildiğini bilirler.

Örneğin bununla ilgili Mayıs 2012’de kaleme aldığım yazının başlığı aynen şöyle idi: “Türkiye›nin Başına Şimdi de NATO Çorabı mı?”. Sadece bu mu? Diğer bazı örnekler: “Türkiyesiz NATO?” (Eylül 2014); “NATO’nun Düşman Müttefiki” (Aralık 2014); “Asıl Tehdit Kim: NATO mu, Rusya mı?” (11 Temmuz 2016, dikkatinizi çekmiş olmalı, 15 Temmuz darbe girişiminden 5 gün önce kaleme aldığım bir yazı bu); “Bir Sabah Ansızın: Türkiyesiz NATO” (8 Mayıs 2017); “Batı’da Derin Çatışma: NATO’suz ve AB’siz Bir Türkiye” (8 Mayıs 2017)…

Geldiğimiz nokta, bu yazılarda temas ettiğimiz hususlar. Şimdilerde “yeni”, “gizli belgeler”, “gizli antlaşmalar” adı altında gündeme getirilen mevzulara da burada değinmeye çalıştık ve bunu “Eisenhower Doktrini” ile ilintilendirdik. Eğer bir NATO müdahalesi olacak ise, bunun temeli 5 Ocak 1957 tarihli bu doktrinde ve sonrasında Menderes Hükümeti’nin 5 Mart 1959 tarihinde ABD ile imzaladığı ikili “İşbirliği Anlaşması”nda yer alıyor.

Zira söz konusu Anlaşma, “Türkiye’ye dolaylı ya da dolaysız bir saldırı durumunda, Türk hükümetinin isteği üzerine ABD’nin silahlı kuvvetlerini de kullanarak yardım edeceğini” öngörmekteydi.

Söz konusu doktrin ve akabinde imzalanan ikili anlaşma da yer alan bu kavram Demokrat Parti (DP) Hükümeti ve ona yakın çevreler tarafından Türkiye’nin lehinde değerlendirilmişti. Örneğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri komisyonunda konuşan Dışişleri Bakanlığı temsilcisi “bu anlaşma gereğince doğrudan doğruya veya dolaylı tecavüz halinde dahi Amerika Birleşik Devletleri’nin silahlı yardımının sağlanacağı, hatta gizli ve yıkıcı faaliyetlerin vukuunda aynı garantinin” işleyeceğini söylemişti.

Oysa Eisenhower Doktrini’nin uygulanmasının Türkiye açısından en önemli sonucu olan bu anlaşmada yer alan “bilvasıta tecavüz” (dolaylı saldırı) kavramı burada oldukça kritik bir yere sahipti. Nitekim ABD politikasının öteki sacayakları olan Pakistan ve İran ’la da imzalanan bu anlaşmada sözü edilen “dolaylı saldırı” (bilvasıta tecavüz) kavramı, Türkiye’de büyük tartışmalara neden olmuştu.

Doktrin ve antlaşmanın Türkiye lehine olmadığı 27 Mayıs’ta bizzat DP tarafından anlaşılacaktır, fakat artık geç kalınmıştır. ABD, DP Hükümeti’nin dış politikaya “Sovyet Dengesi”ni yeniden getirmeye yönelik girişimini kendisine yönelik düşmanca ve dolaylı bir saldırı olarak görmüş ve buna içeriden doğrudan doğruya darbe yöntemi ile cevap vermiş, bu arayışı “darağacında” akamete uğratmıştır.

Dolayısıyla bu darbe ile ABD, antlaşmada her ne kadar “Hükümetin çağrısı” üzerine dese de, DP hadisesinde görüldüğü üzere bu müdahalesini hükümete rağmen yapmıştır ve bu müdahalenin temelinde ne yazık ki DP’nin bizzat kendisinin imzaladığı ve bugün de tartışmaya açılan bu antlaşmalar yer almaktadır.

DP, müdahale edilmesi gereken muhalefet yerine konulmuştur. Zira ABD’nin Türkiye’deki muhalefete karşı da “dolaylı saldırı” kavramını kullanarak silahlı müdahalede bulunabileceği anlaşmada yer almaktaydı.

Bir sonraki Eisenhower Darbesi ise ANAP-Turgut Özal ile gündeme gelecek, dış politikaya “Rusya Dengesi”nin getirilme girişimleri ve Türk-İslam Federasyonu girişimi faili meçhule kurban gidecektir.

Gelinen aşamada Haydar Tunçkanat’ın bu antlaşma ile ilgili şu tespiti fazlasıyla haklı çıkmıştır: “Bu anlaşma, Orta Doğu’da İngiliz ve Amerikan çıkarlarını korumak amacıyla, onlarla işbirliğinde bulunan ülkelerdeki hükümetleri iktidarda tutmak amacını gütmektedir.”Bundan ötürü ortada gizli bir anlaşma aramaya gerek yok. Zira açığı bile bir müdahaleye fazlasıyla zemin hazırlamaktadır.

Dolayısıyla NATO’ya girmenin bir bedeli olduğu gibi (Kore Savaşı ve yüzlerce şehidimiz), NATO’dan çıkmanın da bir bedeli olacağı bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunun farkındadır ve gerekeni yapmaktadır. Bununla ilgili ilk sınavı 15 Temmuz’da başarıyla vermiş, NATO ve arkasındaki güçler o tarihte hiç de beklemedikleri tarihi bir ders almışlardır. Şimdi tüm yapılanlar o dersten dolayı duydukları hazımsızlık ve onun rövanşını alma girişimidir.

Ama başaramayacaklar!

milligazete

Anahtar Kelimeler
İLGİLİ HABERLER
YORUMLAR

Name:
Email:
Comments:
YORUM GÖNDER
İSİM:
E-posta:
YORUMLAR:
GÖNDER
چاپارک
"Jam News" için tüm hakları saklıdır