kod: 286287
نظرات: 120665 بازدید
Tarih: 24 Aralık 2017 Pazar
Muntazar Musavi
Pragmatik Değişim Ontolojik Duruşa Dönüşebilecek mi?
Merhum Ali Şeriati artık neredeyse kaideleşmiş bir tespitinde: “Eğer olman gereken yerde değilsen nerede olduğunun önemi yok. Zira her halükarda hata içerisinde ve batıl bir durumdasın.” der mealen.
0 0 View 0 نظر
[+] metin Boyutu [-]

   Allahˈın Adıyla...

    Birçok hakikati kavramamız birçok sosyal vaka ve gerçekliği doğru analiz etmemiz için önümüze ışık tutan bu tespite itiraz etmeksizin ancak yaşadığımız güncel dünyayı kamilen çözümleme ve geleceğe dair en doğru öngörü ve davranış biçimine sahip olabilmek için “gerek şahsiyetler gerek kurumlar ve gerekse devletlerin duruş açılarını değerlendirirken onların imkan, kabiliyet, konum, derinlik ve birikim düzeylerini dikkate alıp almayacağımız” meselesini masaya yatırmakta hayati bir konudur.

    Türkiye’de sosyal ve siyasal olaylara “evrensel bakış” açısı kazanmış şahsiyet ve yapıların kahir ekseriyetinin, kendi dışındaki gerçek ve tüzel kişilikleri ve özellikle de hükümeti değerlendirirken esnemeyen (taktik ve strateji içermeyen) bir ölçü belirlemeleri (ve bir de değerlendirmeye tabi tutulanların özellikle son on yılda arkada bıraktıkları stratejik günahlardan dolayı)  acımasız ve hatta zaman zaman taassup ile davrandıklarını gözlemlemekteyiz.

   Türkiye’deki (veya diğer İslam coğrafyalarındaki) aydın, cemaat ve kanaat önderlerini “Nasrallah”, orduları “Devrim Muhafızları veya Hizbullah”,  hükümetleri “İslam İnkılabı” ve devlet başkanlarını “Rehber Hamaney” ile kıyaslayarak bir yerlere varıyor; çoğu zaman mahkumiyet, yergi ve hatta hakaret içeren hükümler açığa çıkarılıyor.

   Oysa böyle bir kıyaslama da öncelikle kıyas ölçüsü kabul ettiğimiz kişi ve kurumlara karşı büyük bir haksızlık yapıyoruz. Onları “ölçü” yapan şey zaten diğerlerinden farklılıkları. Eğer herkes onlar gibi olsa zaten meselemiz çözülmüş olacağından böyle bir yazıya da gerek olmayacaktı.

   Tabi ki burada şunu da ifade etmemiz gerekir ki: Mihenk taşı mesabesindeki bu kişi ve kurumların ölçü kabul edilmesinde elbette bir sorun yok. Hatta bu durum, olması gerekenin ta kendisidir. Sorun olan şey imkan, kabiliyet, konum, derinlik, reel gerçeklik,  fikir ve birikim düzeyi olarak o ya da bu sebepten fersah fersah bu noktadan uzakta olanlardan bir anda “ölçü” ile aynileşmesini bekliyor olmamızdır.

   Eğer bu noktada hemen geçmiş defterler açılacak ve “bir delikten iki defa ısırılmama” hatırlatmaları yapılacak olursa; söylediğimiz tedbir, basiret ve feraseti terk etme değil bilakis “ölçü” olarak görülen en üst düzey “tedbir, basiret ve feraset ehli”nin davranış biçimidir. 

    Bu davranış biçimi tüm zamanlar ve mekanlar için üç öncelik olarak; “vahdet, Filistin meselesi ve öz Muhammedi İslam’ın tanıtılması”nı belirlediğinden “esas düşmanı gözden kaybetmeme, “canavar”ın başını ezerek tüm kollarını kendiliğinden kurutma” prensibi üzerine yükselmektedir. Bu prensip çerçevesinde “vahdet için Kudüs için” açığa çıkmış her fırsatı ganimet bilir. Eğer “canavar”ın başına bir darbe vurma imkanı açığa çıkmışsa (velev ki bu canavarın kollarının birisi aracılığıyla olsun) asla bu fırsattan imtina etmez, geri durmaz.
Şöyle bir soru bu nokta da zihinleri kurcalayabilir: “Bu oportünizm değil mi?” Hayır değildir! Bilakis bu olunması gereken yer yani esas düşmanın tam karşısında durmadır. Tali bir meseleye takılmayıp çok daha yüksek bilinç, direnç ve bedel gerektiren meselenin künhüne yönelme nasıl oportünizm olabilir ki?

   Bu bahsi yine merhum Ali Şeriati’nin bir tespiti ile tamamlayalım. O, “Esas gitmen gereken hedefe yürürken yolda ister hayır üzere ister şer üzere durakla her halükarda davaya zarar vermişsindir.” Der mealen. 

Türkiye makas değiştiriyor (mu)?

   FETÖ/PDY (Fethullahçı Terör örgütü/Paralel Devlet Yapılanması)’nın Türkiye’yi “Büyük Şeytan”ın eyaletine dönüştürmek amacıyla kalkıştığı 15 Temmuz Darbe girişimi sonrası açığa çıkan gerek şartların ve gerekse bir kısım hakikatlerin zorlaması ile Türkiye’nin iç ve dış politikada ciddi bir değişim yaşadığı göz kapamayacağımız bir gerçeklik.

   Daha önceleri eş başkanı olmakla defalarca övünülen BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)’nin gerek “tekfirci cihad” ve gerekse ikinci İsrail olarak düşünülen “siyonist Kürdistan projesi” ayaklarının Suriye ve Irak’ta çöküşünde Türkiye’nin makas değişiminin etkisini inkar mümkün değil.

   Yine bu süreçte; bir ara neredeyse mutlak ve keskin bir devlet politikası haline gelmiş olan “mezhepçilik” dalgasının çok ciddi bir oranda güç ve enerjisini kaybettiğini, İslam İnkılabı’nı “düşman ve mutlak rakip” olarak gören anlayışın “dost veya en azından işbirliği yapmanın zorunluluk olarak hissedildiği bölgesel partner”e dönüştüğünü, Amerika ile pek çok olanda istemli veya istemsiz bir kriz yaşandığını, Anadolu’da boydan boya halkın nefret ve öfkesinin Amerika, İsrail ve NATO’ya doğru yönelmeye başladığını, gerek yönetim ve gerekse toplum düzeyinde yakın bir zamana kadar vazgeçilmez bir kutsallık atfedilen Suud yönetimi (ve Vahhabi-Selefi dinsel anlayışlara) ciddi bir rezerv oluştuğunu, daha önce akşam sabah günde beş vakit tekfir edilip sövülen “direniş cephesi”ne olan karşıtlığın dozunun alt derecelere inmiş olması gibi pek çok değişim ve dönüşümü çıplak gözle müşahede ediyoruz.

   Bu nokta da benim de tamamen katıldığım temel iki itiraz ve eleştiri var. Birincisi: Bu değişim ve dönüşümün istemli ve fikirsel değil bilakis bu durumunşartların dayatması ve kuşatması ile ilerleyen pragmatik ve oportünist bir değişim olduğu. İkincisi: Değişim dönüşüm denilenlerin daha ziyade söylem boyutunda kaldığı ve bunların sahada pratik bulmadığı, arka planda pek çok ilişkinin öteden beri geldiği şekilde devam ettiğidir.

   İtiraz ve eleştirilerin haklılık payı çok yüksek. Evet, bahsi geçen değişim dönüşüm, daha ziyade faydacılık ve menfaat içeren söylemler ile etkinliği ve bedeli düşük eylemlerden oluşuyor.Ayrıca bu makas değişiminin sahaya yansımaları da çok sınırlı olmakta. Bu tespitler, yeni politikaların nakıs ve negatif yönleri. 

   Ancak meselenin tek veçhesi bu değildir. Tüm nakıslığına ve barındırdığı bin bir negatif alana rağmen kısmi bir makas değişiminin bile gerek ulusal gerek bölgesel ve gerekse küresel bir kısım etkilerinin olduğunu görmemekte taassup olur kanaatindeyim. Sonuna kadar gidilip gidilemeyeceği ve ne kadarının eylem boyutuna geçirileceği konusunu saklı tutarak bir kısmını yukarıda zikrettiğimiz kazanımların belki de en önemlisi olarak şunu zikretmeliyiz ki: “Türkiye’nin bu süreçte “Atlantik Cephesi (ABD, AB, NATO, İsrail)” ile ilişkileri zayıflıyor buna karşın “Avrasya Cephesi (İran, Rusya, Çin, Irak, Lübnan Hizbullah’ı ve hatta Suriye)” ile ilişkilerin her geçen gün ivme kazanıyor.” 

   Çok küçük kazanımları önemsediğimiz gibi eleştiriler olabilir ki; evet, çok küçük kazanımları bile önemsiyoruz, önemsemeliyiz de. Zira eğer yeryüzünü bir bütün ve tüm olup biteni de Habiloğulları (mustazaflar) ile Kabiloğulları (müstekbirler) arasındaki bir hak-batıl (adalet-zulüm) savaşı olarak görüyorsak her sözün her eylemin bir karşılığı olduğunu bilmemiz ve kabullenmemiz gerekir. Zira ne bir söz kaybolur ne de bir eylem yok olur. Ve şunu da bilmeliyiz ki, her söz bir eyleme dönüşme ve her cılız eylem bir kitlesel hareket doğurma potansiyelini bağrında taşımaktadır.

Pragmatik diklenişten ontolojik duruşa geçilebilecek mi?

   Tüm muhafazakar ve milliyetçi kesimleri kastederek şöyle bir tespit yapmak istiyorum: Türkiye İslamcılığı’nın iki temel nedenden ötürü ontolojik (varoluşsal) olarak bölgesel ve küresel duruşunda bir omurga bozukluğu vardır. 

   Bu nedenlerden birincisi: Bu kesimlerin fikir ve inanış örgülerindeki kod bozukluklarıdır ki, aşırı derece de “mezhepçilik, kavmiyetçilik, Osmanlıcılık ve “ben” merkezcilik” içermektedir. Bu durum da onları “evrensel” düşünme ve hareket etme konusunda sınırlamaktadır.

    İkincisi ise: Neredeyse iki yüz yıllık bir arka planı olan gerek tüm kurumları ile devletin ve tüm alt katmanları ile toplumun “batılılaşmış” olmasıdır. Ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal, sanatsal, askeri, akademik ve sayamadığımız hayatın tüm alanlarında ister kurumsal olarak olsun ister toplumsal olarak olsun memleketin neredeyse tüm kılcal damarlarına kadar batı normlarının mutlak bir hükümranlığı vardır. Bu durum da “esas düşmanı esas dostu” belirleme ve o çerçevede bir yol güzergahı belirleme konusunda bilinç bozukluğu oluşturmaktadır.

   Bu iki gerçekliği dikkate aldığımızda bahsi geçen yönetim ve toplumların pragmatik bile olsa gerek değişimlerinin ve gerekse esas düşmana karşı diklenişlerinin bir değerinin olduğu aşikardır. Bu tür toplum ve hükümetlerin omurga bozukluğunun giderilmesi ancak değişik merhaleler kat etmekle mümkün olabilecektir.

Yapmamız gereken nedir?

   Gerçekliğimiz bu iken toplumsal ve yönetimsel olarak beklentimizin de gerçekçi olması gerekir. Olup biten her şeyi değersizleştirme ve hiçleştirme peşine düşmemeliyiz. Evet, olup bitene aşırı bir değer yükleme ve sanki varılması gereken yere varılmış, yapılması gereken her şey yapılmış gibi davranmamız ne kadar hatalı ise her şeyi bir komplonun, hinliğin, ihanetin parçası olarak değerlendirmek de o kadar insaf dairesinin dışındadır. 

   İslam ümmetinin ve hatta yeryüzündeki tüm mazlum ve mustazafların kurtuluşu ancak küresel sulta sistemine karşı vahdet ve ontolojik bir karşı duruş ile mümkündür. Vahdet ve ontolojik duruşun sihirli bir değnekle akşamdan sabaha sağlanmasının mümkün olamayacağı, bunun ancak belirli aşamalar ve sosyal evrimleşmeler ile başarılabileceği akıl sahibi herkes için bir malumdan ibarettir. O zaman “vahdet ve ontolojik duruş”a doğru yürürken küçümsemeden her fırsatı değerlendirmeli her imkanı kullanmalıyız. Eğer bir topluluğu, kurumu ya da yönetimi bulunduğu aşamadan bir üstte taşıma noktasında rol ve pay sahibi olabiliyorsak ne mutlu. Hatta bazı zamanlarda bulundukları noktanın gerisine düşmemeleri, konumlarını koruyor olmalarını bile evrensel adalet-zulüm savaşında mustazafların bir kazanımı olarak görmeliyiz.

   “Şeytan”a isabet eden taşın şakadan mı gerçekten mi, tam bir ihlasla mı yoksa karışık duygularla mı atıldığına yoğunlaşıp enerjimizi buna harcamamız ancak “şeytan”ın işine yarar. Bir yandan tüm gücümüzle “şeytan”ın taşlanmasını teşvik etmeli bir yandan da taşlayanları bilinçlendirmeye çalışmalıyız. Emin olalım ki, hangi sebepten olursa olsun eğer bir topluma veya yönetime “şeytan”ı süreklilikle taşlatabilirsek o topluluk veya yönetim zamanla “şeytan”a karşı “ontolojik bir duruş” kazanacaktır. 

MuntazarMusavi

TR.JAMNEWS

YORUMLAR

Name:
Email:
Comments:
YORUM GÖNDER
İSİM:
E-posta:
YORUMLAR:
GÖNDER
چاپارک
"Jam News" için tüm hakları saklıdır